ACI GERÇƏKLƏR – Yüz Yıllık Prangalar Kırılıyor


 ACI GERÇƏKLƏR

Atatürkçü Düşüncə Derneğinde 7 il görev almış, TGB alt yapılanmada aktif olarak çalışmış, CHP ilə sürekli təmas halinde bulunan birisi olarak söylüyorum ki : M.Kamal Asla Müslüman və də TÜRK deyildir. Nədənmi ?

Lütfən sonuna kadar okuyun və istediyiniz şəkildə inanın, yaxud inanmayın :

* Kendisi İspanyadaki zulümden Osmanlının kurtararak balkanlara yerleştirdiği Yahudilerdendir.

* Abdulhamidi deviren İttihad ve Terakki Mason örgütünün beyin takımında yer almıştır.

* Okul muallimi Şemsettin Sami, Swon Zwi adında bir yahudidir ve musevi olmayanların eğitim aldığı okulda yetişmiştir.

* Nufus Cüzdanındaki Mustafayı islami oldugu gerekçesi ile çıkartmış, kemal olan isminide ‚KAMAL‘ yapmıştır. Kamal ibranicede İlah anlamına gelir. dileyen bakabilir.

* Lozan’da bizi temsilen Yahudi Haham başısı Haim Naum’u görevlendirmiş, Ankaradaki birinci Mecliste vatan sever dindar vekilleri pasifize ettikten sonra mason olanları doldurmuştur. İkinci meclis açılış konusmasında ‚ Gökten indiği zannedilen dogmalar‘ diyerek mason nizam duruşu ile Kuranı inkar edişi bizzat videolarda mevcuttur. dileyen izler. Bu gerçekleri Sinan Meydan (ki bizzat kendisiyle sohbetlerim olmuştur), Murat Bardakçı, Ümit Zileli bildikleri halde söylemezler ; çünkü toplumun kahır ekseriyeti liderini Müslüman bilir

*Doğu Perinçek gibi Ermeni kökenli İşçi Partisi (bi dönem içlerinde bulundum) Lideri, İkibin’e Doğru dergisinde ( Bu dergi bende mevcuttur ) ‚M.Kemal’de benim gibi Ateistti demek sureti ile gerçekleri dile getirmiş, Can Dündar Abbas Güçlü ile katıldığı bir programda M.Kemal’in müslüman olmadığını ve okutulması için okullarda el yazması kitabının okutulmadığını söylemiş bu konuda da ısrar edince çalıştığı gazeteden kovulmuştur. Bunlar yakın zamanda meydana geldi dileyen araştırsın. M.Kamal ‚ ın el yazması eserlerinde İslam ile ilgili görüşlerinin olduğu kısımda Peygamberimize (haşa)Yalancı demesi, Türkleri ve Arapları kötülemesi, Pagan ve Şaman bir kültürün temsilcisi olduğunu dikte etmesi gibi şeyler mevcuttur.

* Bu eserin bir yerinde ‚Natür (doğa) İnsanı yarattı ve kendine de taptırdı‘ diyerek bu gerçeği kendi agzıylada itiraf etmiştir. Andrew Mango ile olan mülakatında ise ‚Ben dinsizim ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum.‘ demesi bu gerçeği dile getirmesi açısından bir nüanstır.

* Mason Locaları kapattırdıgı tamamen yalandır. Sadece faaliyetlerini askıya aldırttı. Çünkü Maşrık-ı Azam yapılmadı. Çünkü deist degil ateistti. Masonlar evreni dizayn eden bir ilaha inanırlar ; ama bu bozuk bir inanç olsada Ateist olanları yükseltmezler . Kendisi Makedonya Resorta Veritas Locasına hala kaydı bulunan bir masondur. Dileyene orjinal nüshasının resmini gönderebilirim. Masonlar bin yıldır yeryüzünden islamı silmek için çalışan Yahudilerin Siyonist kesimine çalışan birer saklı örgüttür. Bütün islam ülkelerinde homojen olarak dagılmış Yahudileri bulur ve kendi adlarına çalıştırır. Rusyada Çarlığı yıkıp yerine dinsiz sovyet rejimini kuran Lenin, Troçkide yahudidir. ve hala da mevcutturlar ama Putin döneminde bunlarla müthiş bir mücadeleye girişilmiştir. Yahudi oligarklarla olan mücadelesinden dolayı Türkiyede tayyipe yapılan saldırıların aynısı oradaki Yahudi Medya tarafından yapılmaktadır.

* Bugün Ukrayna’nın karışması dahi bu sebepledir. İngilizler ve Almanlar yahudi kontorlündedir. Ukrayna Rusyanın Avrupaya acılan kapısıdır. o nedenle olaylar mevcut. her ne ise dagılmasın. Fransız Lider Napolyon, Amerikanın kurucusu Washington, Karl Marks, Niectzhe, Darwin, Hüsnü Mübarek, Benazir Butto ve adını sayamadıgım bir çok kişi yahudi ve masondur. Masonların Nizam duruşu dört parmak ceket içinden içeride baş parmak dışarıda kalacak şekilde verilen pozdur. M.Kemalin bu sekilde tam 27 fotografı vardır. Bu ben sizdenim anlamı tasır.Muharref Tevrattaki Hazekel ve Mezmurlarda ‚Rab elini gögsüne koymanı istedi ve seni yücceltti.‘ ayetinin tezahürüdür.

* Dünya’da 5816 nolu kanunla korunan tek lider olma özelliğini taşır ve tarihi gerçeklerin oldugu arşivler hala acılmamıştır. Bunu sordukmu kendimize acaba neden ? Bakın arkadaşlar biz Osmanlı ve selçuklu olarak bin yıldan fazla bir süre Haçlıların burnunu yere sürtmüşüz. Adamlar kuranı elimizden almadıkça bizlere engel olamayacaklarını İsvicrenin Basel kentinde toplanan üçüncü siyonist kongrede karar olarak almışlardır. M.Kemal bu nedenle palazlandı ve ingilizlerce desteklendi. Şu anki olan olaylara bakan beni anlar. Mısırdaki İhvan Lideri, Mısır’ın Doğan Medyası benzeri medyası tarafından önce karalandı, ayaklanma için zemin hazırlandı sonra ayarladıkları Yahudi Sisi ile birlikte darbeyi yaptırttı, Tahrire toplattıkları yüz bin Kıpti Hristyanla dünyaya ‚işte Mısır Halkı burada, Mursiyi istemiyor‘ mesajı verdirtti. Ama Rabia Meydanında toplanan iki milyon Mısırlıya bir kare dahi yer vermedi.

* Seversiniz yahut nefret edersiniz o beni baglamaz ; ama aynı kumpas Tayyip Erdoğan’a da kuruldu. ben oynanan oyunu görün diyorum. Yahudileri bilmiyorsunuz. O nedenle belki bana kızıyorsunuz yada Tayyip yanlısı diyorsunuz. Asla !

Taksime toplananların %80i Alevi idi. ve bilinçli bir şeydi bu. Suriye politikasında Nusayri ( Hz. Aliye ilahlık isnad eden batıni islam dışı sapkın bir şia ekolü) Esed’e verdiği destegi çeken Tayyipe karşı Alevilerin başkaldırışıdır. Askeriye, Yargı, Bürokrasideki etkinliğini kaybeden Laik Alevilerin bilinçli organizesiydi bu. Tıpkı tarihteki Celali ve Şahkulu (Şii İran Şahı İsmaile nispetle ) İsyanlarının bir benzeri idi Ve İstiklalde toplananların içinde Rum, Ermeni Yunan ve Yahudide vardı. Aynı oyunu 31Mart Hadisesinde Abdulhamide de oynadılar. Erbakan, Menderes, Özal, Yazıcıoğlu bu sebeple hedefti.

* M.Kamal İngilizlerin 12.yüzyıldan itibaren politikalarına yön veren Yahudilerce desteklendi ve Lozan’daki anlaşma gereği İslam Öldürülmek istendi. İnkılaplara bakan bunu görür. Gelişme ve Batılılaşma işin kılıfı. Almanlar ve Japonlar bizden 22sene sonra yerle bir oldu ve imkansızlıklara ragmen 10sene içinde bizden daha iyi konuma geldi. Bunu hiç bir kemalist izah edemez.

* Türkiyedeki Basın sahiplerinden Hürriyet Sedat Simavi, Cumhuriyet Yunus ve Nadir Nadi, Sözcü Haldun Simavi,adlı Yahudiye Doğan Holding ise Aydın Doğan adlı Mason’a aittir. Bu nedenler sıkı birer kemalisttirler. Çünkü İslamın gelmesini istememektedirler. Nedeni de Ortadoğuda 1948 yılında Laik Masonik Türkiye hükümeti tarafından tanınan İsrailin varlığının tehlikeye girmesi. İşte tamda bu nedenle dehşet derecede Tayyip Düşmanlığı yapıp dünyada ellerinde bulundurdukları basınla ona saldırı gerçekleştirmektedirler. BBC, CNN VE Reuters gibi kanallar, Bir Milyonluk ak Parti Kazlıçeşme Mitinginde, ‚Tayyip karşıtları toplandı‘ diyecek kadar ahlaki olmayan bir yayın politikası ile saldırmışlardır. Mesele Tayyip degil, onun yerinde Kılıçdaroğlu olsa ona da aynı muameleyi yaparlar. Menfaatlerine ters kişilere tarih boyu bunu yaptılar. İsrail Dinoma Merkezinde nükleer çalışmaları eleştiren Clinton’a Monica Lewinsky adında yahudi kızının musallatı, Amerikan Merkez Bankın Para Basma işinin Rocsthild Yahudi ailesinden alınıp Merkez Bankasına bırakılmasını isteyen Kennedy’nin suikaste kurban gitmesi, Demokrat lideri Obamaya, Cumhuriyetçi Yahudi senatörler tarafından yapılan baskı, İsraildeki bankalara para transferinin durdurulmasını isteyen imf Baskanı Dominiq Strahus Kahn’a otelde hizmetçi bir kadının musallat edilmesi ve medya ayagı ile baskı yapılıp istifaya mecbur edilmesi,(Fransa C. Başkanı olması muhtemelken Fransız Yahudi Medyasınca linç edildi ve Şuandaki Polonya Yahudisi Francois Hollande C. Başkanı oldu) ve daha bir sürü sui kast, şantaj, manipülasyon… Yahudileri tanımayan bugünkü olayları anlamlandıramaz

* Son olarak : Türkiyede M.Kamalı savunan yazar çizer takımına bakın, ya Alevilik maskesi giymiş ama Alevilikle alakası olmayan islam karşıtları, ya Kripto Ermeni yahut Sebetayistler yada Irkçılığı gözlerini kör eden şamanist ruhlu Türklerdir. Ne olursa olsun tarihi yalanlar ilanihaye saklanamaz.

YARASALARIN HATIRINA GÜNEŞ DOĞMAKTAN VAZGEÇMEZ !!!!!

– paylaş Millet gerçekleri bir Kemalistin ağzından dinlesin.

Melisa Şeyda‘

Ben ki, Sultanlar Sultanı , Hakanlar Hakanı , Hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve Atalarımın fethettiği Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un , Dulkadiroğluları Vilayeti’nin, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Azerbaycan’ın,

 Acem’in, Şam’ın, Haleb’in, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün Arap memleketlerinin, Yemen’in ve daha nice ülkelerin ki, büyük Atalarımın Allah kabirlerini nurlu etsin karşı konulmaz kuvvetleriyle fethettikleri ve benim muhteşemliğimle de ateş saçan mızrağımın ve zafer getiren kılıcımın gücüyle fethettiğim nice memleketlerin sultanı ve padişahı olan Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

Sen ki, Fransa vilayetinin kralı olan Françesko’sun…”

‎İbrahim Kara‎ an SAKLI TARİHİMİZ

Bu başlık altındaki her satırın kaynağı belirtilmiştir.

“Kuran’ın yasalarını Muhammed yazmıştır.”

Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.  (Kaynak: Atatürkün emriyle liselerde okutulan tarih kitabı (1938), 2.  cilt)

*Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya  mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini  kaldırmalıyız.(Kaynak:İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990, s 83-84.)

“Suçlu Allah’ın dinidir.”

Kralların ve padişahların istibdadına (baskılı yönetim), dinler mesnet  olmuştur. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, s  30.)

“Din, körü körüne bağlanmaktır.”

Gerçekte dinleri  konusunda halkın hiçbir fikri yoktur, din dediği şey, bilinmeyen inanç  dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka birşey  değildir. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler,  Afet İnan)

“Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar (!)”

Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin  yardımıyla utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar  tarafından tesis olunmuştur. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları,  Medeni Bilgiler, Afet İnan)

“İnsanları Allah değil “tabiat” üretti”

Natür (Tabiat) insanları üretti, onları kendisine taptırdı da… M. Kemal  (Kaynak: Atatürkten Düşünceler, Derleyen: Prof. Enver Ziya)

Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)

“Duanın faydası yoktur.” M. Kemal

Ali Kılıç (İstiklal mahkemeleri savcısı, merhamet nedir  bilmez)anlatıyor: “Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan  okudu. Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman atatürkün önüne sırmalı  elbiseler giyinmiş bir imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam  ellerini kaldırarak: “Dua etmeden girilmez!” dedi. Atatürk, “Bu yurt  askerin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu.  Yoksa senin duanla değil! Çekil oradan!” dedi ve imamı eliyle iterek  meclise girdi.” (Kaynak: Kemal Arıburnu, Atatürkten Anekdotlar-Anılar)

“Arapların dini Türkleri mahvetti”

Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel büyük bir milletti. Arap  dinini kabul ettikten sonra Türk milletinin milli rabıtaları gevşedi;  milli hisleri ve heyecanı uyuştu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in  kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, bir arap milleti  siyasetine müncer oluyordu. M. Kemal (Kaynak: Medeni bilgiler ve  Atatürkün El Yazmaları, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara  1969, s 364-365)

*Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş  yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkilabı yapmazsak,  başka hiçbir zaman yapamayız.

M. Kemal (Kaynak: Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası; Emre Yayınları, Aralık 1991, s 165.)

*Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah’a taptırmak veya Allah’ları  muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir Allah kabul ettirmek,  siyasetin doğurduğu neticelerdir. M. Kemal (Kaynak: Türk Tarihinin Ana  Hatları, 1930, Devlet Matbaası, s 220-221 )

*İnsanlar, kurtçuklar  gibi sulardan çıktılar en önce… İlk ceddimiz balıktır. İşler daha daha  ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler. “Biz maymunlarız”;  düşüncelerimiz insandır. M. Kemal (Kaynak: Ruşen Eşraf Ünaydın, Atatürk  Tarih ve Dil Kurumları, s 53.)

*Muhammed, iptida Allah’ın  resuluyüm diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu düşünmemiştir. Bu düşünce,  senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra  kendisinde hasıl olmuştur. M. Kemal (Kaynak: Nokta Dergisi, 17 Kasım  1985)

“Beyni sulanmış hafızlar”

Türk milleti, bir  kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran’ı ezberlemekten beyni  sulanmış hafızlara döndüler. M. Kemal (Kaynak: Medeni Bilgiler, Afet  İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365.)

📷

Ali Karahasanoğlu

alikarahasanoglu@yeniakit.com.tr

Rahatladınız mı, mahallenin kıskançları !

Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanması için, vicdansızca AK Parti’ye vurmaya kalkışanlar..

“İsraf” diyen, “Lüks” diyen, “Liyakatsizlik” diyen..

Ve, mevcutların içinde en az israf edecek Binali Yıldırım’ı seçtirmemek için gece gündüz çalışanlar..

Mevcut adayların içinde en az lükse meyledecek olan Binali Yıldırım yerine, CHP’nin adayını destekleyenler..

Mevcut adaylar içinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamını en fazla haketmiş olan Binali Yıldırım’ı değil, valiye “İt” hakareti yapan Ekrem İmamoğlu’nu şişirenler..

Şimdi rahatladınız mı?

Şimdi koltuklarınıza, çok daha huzurlu bir şekilde kurulmaya başladınız mı?

Her şey, artık çok güzel olmaya başladı mı?

Belediyenin logosundaki cami amblemi çıkarıldı..

Sevindiniz mi?

İSMEK’te yüzlerce öğretmen kapı önüne konuldu..

Önceleri itirazlar, “Binalar depreme dayanaksız. Dayanıklı binaları bulup, hızlı şekilde kursları açacağız” mavalı ile geçiştirildi..

Şimdi olay netleşti..

İSMEK tarih oldu..

Kahkahaları bastınız mı?

Belediyede yıllarca çalışan işçiler, kapı önüne konuldular..

Alay eder gibi, “CV’nizi getirin, ilk işe alınacaklarda, değerlendirelim” dediler..

Nasıl yorumladınız bu gelişmeyi, sıkı sıkı kitlediğiniz kapılarınızın ardından “Erdoğan bizim gücümüzü görecek” diye naralar attınız mı?

Eyüp Sultan’da Yasin suresini okudu..

Ardından kendisine sorulduğunda, “Bugüne kadar belediyenin idaresindeki yüzme havuzlarında bayan-erkek ayrı saatlerde hizmet vermesi uygulamasından kimse şikayetçi olmamış. Ben de seçilirsem, şikayet edilmeyen bir konuda farklı uygulamaya gitmem” diyen adayınız..

Daha bir yılını doldurmadan.

Yaptığı açıklama, kulağımızdan silinmeden..

Çocuk havuzlarında başlatmış, karma uygulamayı..

Şimdi rahatladınız mı, Ekrem İmamoğlu’nu destekleyen Abdullah Gül..

Sevindin mi, “İlk tebrik eden ben olayım” diye aceleden eli ayağına dolanan Ahmet Davutoğlu..

Sevindiniz mi, öğrencilere Kur’an öğretmek için, trene binip, yolcu imiş gibi Sakarya’ya gidip, İstanbul’a defalarca dönen Süleyman Hilmi Tunahan’ın talebeleri..

Sevindiniz mi?

Siz; Milli Görüş’e gönül vermiş olan, “Lükse itibar etmemek gerekir. Biz israfa hep karşı idik, yine karşıyız” diyen kardeşler..

Doyuracağı çok sayıda “bacak gösterisi yaparak lüks hayatını idame ettiren kadın sanatçı(!)” olduğu için, birden fazla meydanda konserler tertipleyen, yüzbinlerce lirayı haftada bir sevgili değiştiren ahlaksızlara aktaran Ekrem İmamoğlu’nu başkan seçtirdiniz..

Şimdi mutlu oldunuz mu?

Abartmıyorum..

Belediyenin kendi resmi tanıtımındaki fotoğraftan yola çıkarak söylüyorum..

Resmen, iç çamaşırı ile sahneye çıkanlara belediyenin kasasından on binlerce lira aktarıldı..

Şimdi “israf”ı hatırladınız mı?

Ekrem İmamoğlu’na güzellemeler yapan Ahmet Taşgetiren..

Üniversite gençliğinin kalacağı yurtlara, belediyenin yaptığı ayni yardımın kesilmesinden, hoşnut kaldın mı?

“Ne güzel bir hizmet yapmışım.. Binali Yıldırım seçilseydi, bu üniversite gençliği, belediyenin sağladığı destek ile, yurtlarda kalacaktı.. Şimdi o gençler için, o yurtlar hayal oldu. Allah’ın rızasına uygun bir iş yaptım.. Ahirette bunun ecri çok büyük olacak” diyerek, sevindin mi?

“Bu ne ya.. İktidar kendisine yakın medya organları arasından bir havuz oluşturmuş. Her şey onlar arasında paylaşılıyor. Olmaz ki..” diyen sözde dürüstlük taslayan doğrucu Davut’lar..

Ekrem İmamoğlu ve diğer CHP’li belediyelerin oluşturdukları “havuz”u gördünüz mü?

Hem nasıl “havuz..”

Hem ne kadar derin “havuz..”

Şimdi, özlediğiniz Türkiye’ye kavuştunuz mu?

Her şey, eşit, adaletli yürütülmeye başlandı mı?

Varlığı yokluğu belli olmayan, sırf imam hatip düşmanlığı yapması için birkaç kişinin finansörlüğünü üstlendiği Evrensel gazetesi de, artık kamu imkanları ile dindar insanlara saldıracak, bundan memnuniyet duydunuz mu?

“Bu ne ya.. AK Parti, Şehir Tiyatroları’nı bile, solculara teslim etmiş.. Böyle AK Parti’yi ben ne yapayım” diye eleştiren, yeterince AK Parti kadrolarına imkan tanınmadığını iddia eden kardeşler..

Şimdi Şehir Tiyatroları’nın A’sından Z’sine hepsi değiştirildi.. Necip Fazıl’ın oyununu iptal ile başladılar işe..

Evet, 25 yıllık Milli Görüş çizgisinin belediyelerinin üç tane oyun ile yetinmesi açık bir beceriksizlik göstergesi idi..

Ama şimdi yaşadığımıza ne diyorsunuz?

O üç oyun da sahneden alınınca..

Rahatladık mı ?

“Tamam, şimdi oldu işte” dedik mi?

5 yılın, daha bir yılı dolmadı..

Yedikleri naneler, boylarını aştı..

Ekrem İmamoğlu’na destek verenler, sanıyorlar ki, halk unutur..

Verilen destekler, gazete arşivlerinde kalır..

Hayır, sırf kıskançlığınızdan dolayı..

İdeallerinizi nasıl ayaklar altına aldığınızı..

Sahtekarlık yaptığınızı..

Yalan söylediğinizi..

İftira attığınızı..

Her gün hatırlatacağız.

Karşınıza dikilip, soracağız..

Usanmadan soracağız..

Yorulmadan soracağız.

Kıvırma amaçlı, “Biz CHP’ye oy verilmesini hiçbir zaman dile getirmedik” numaralarınızı yüzünüze vuracağız..

Yıllarca içinde siyaset yaptığınız partiden seçimi kazananlardan esirgediğiniz tebrikleri, CHP’li Ekrem’den esirgemediğinizi, hatırlatmaktan bıkmayacağız..

Mahallesindeki caminin emekli imamına Kur’an okutarak başkanlık koltuğuna oturan Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı her din karşıtı icraatını, sizin sırtınıza yıkacağız..

Bu ülkede imam hatip okulu sayısının bir tane bile artmaması için geceli gündüzlü çalışan Sözcü’ye, Cumhuriyet’e, Birgün’e, Evrensel’e aktarılan belediye paralarının tamamının hesabını sizlerden soracağız..

Bu ülkede bir tane Kur’an kursu açılmasın diye canını dişine takıp, salya sümükler eşliğinde dindar insanlara saldıranları kamu imkanları ile ödüllendirenlerin her yaptığını, Abdullah Gül’lerin, Ahmet Davutoğlu’ların, Haydar Baş’ların, Ahmet Taşgetiren’lerin sırtına yapıştıracağız..

Yok öyle kurtulmak..

Desteklediniz..

Hesabını da vereceksiniz..

– ALINTIDIR —

TÜRKİYE’DE AJAN, VATİKAN’DA PAPA

Mason Celal Bayar: “ Atatürk benim rabbimdir. Ben Atatürk’e tapıyorum.“ diyor.

Adnan Menderes’in İDAMI ve Mason Celal Bayar’ı Kurtaran PAPA RONCALLİ

Beyler bildiğiniz üzere Başbakan Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu

ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan 16 ve 17 Eylül 1961’de idam edildiler. Hepimiz aşağı yukarı bu olayı okumuşuzdur veya duymuşuzdur ama atladığım bir nokta var ülkenin Başbakanını Dışişleri Bakanını ve Maliye Bakanını idam eden kişiler neden cumhurbaşkanı Celal Bayar’a dokunmamıştır.. Diyebilirsiniz ki yaşı fazlaydı vs. vs. (zaten asılabilmesi için yaş haddini kaldırmışlardı)

ama Celal Bayar’a da idam yolu gözükmüştü lakin son dakika çıkarılan yaş kararıyla Celal Bayar idamdan kurtulmuştur. Peki asıl mesele nedir?

1930’lardan sonra Türkiye’de casusluk faaliyeti gösteren Roncalli adında bir kardinal var.

Türkçeyi ana dili gibi bilen donanımlı bir ajan olan kardinal İstanbul Şişli’deki Ölçek Sokak’ta

oturuyordu. Bugün Pangaltı’da Vatikan Temsilciliği’nin bulunduğu sokak. Sonra Papa 23. John oldu. Ama bu günlerde oraya giderseniz, Ölçek Sokağı’nın isminin Kardinal Roncalli Sokak olarak değiştirildiğini görürsünüz.

Bu papa aynı zamanda Celal Bayar ile de çok iyi dostlar. O günlerde Türkiye’de Vatikan

Büyükelçiliği yok, sadece temsilcilik var. İlk defa temsilcilik açma hakkını ise Celal Bayar

bunlara sağlıyor…Bu sayede 60 darbesinden sonra hakkında idam cezası verilen Celal Bayar’ı kurtarmak için PAPA olan KARDİNAL Roncalli Vatikan’dan 4 tane KARDİNAL yollayarak Celal Bayar’ı idam ederseniz dünyayı karşınıza koyarım“ diye de tehdit ediyor. O yıllarda Bayar’ın asılabilmesi için yaş haddini kaldırmışlardı. Ama Papa’nın bildirisinden sonra yaş haddi tekrar gündeme geldi ve Bayar idamdan kurtuldu…Bu sayede Menderes ve arkadaşları idam olunurken Celal Bayar papa sayesinde 26 sene daha hayatına devam etti…

AYTUNÇ ALTINDAL ( Türkiye Gazetesi Röportaj )

********

Her şey istedikleri gibi gitmese de bu şeytaniler işlerini pek şansa bırakmazlar. Amerikan

Deniz Kuvvetleri 1958’de Türkiye’ye gerilla ve kontrgerilla uzmanı, aynı zamanda ajan olan

Fred Haynes adlı bir askeri ataşe gönderir. 27 Mayıs 1960’taki askeri darbenin mimarlarından olan

ve sürekli sivil giyinen bu ajan, ABD’nin Ankara elçiliği ile Milli Birlik Komitesi arasında irtibatını da sağlayankişidir. En çok da,General Sıtkı Ulay ve albay olan Alpaslan Türkeş ile irtibatlıdır. Türkeş’in,

Aytunç Altındal’a anlattığına göre, 27 Mayıs’ta sabaha karşı, Türkeş’in TRT’de bizzat okuduğu o meşhur bildiriyi okuması için TRT’ye bizzat götüren de ajan Fred Haynes’tir.

Bilindiği üzere, 27 Mayıs darbesini yapanlar Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı

idam etmişlerdi. Öldüğü günkü TRT’nin yayınında Celal Bayar şöyle diyordu: „Atatürk benim rabbimdir.

Ben Atatürk’e tapıyorum.“ Bayar da, o dönemin cumhurbaşkanı olarak Yassıada’da yargılanıp idama

mahkum edilir. Ancak o idam edilmez. Onu idamdan kurtaran kişi, KARDİNAL Roncalli’dir.

Gül ve Haç Örgütü Üyesi olan Piskopos Angelo Giusepp Roncalli, 1950’ler Türkiyesi’nin en önemli casuslarından biridir ve 1958’de Vatikan’a giderek „23. John“ adıyla papa oluyor. Roncalli’nin Papa olmasından 2 yıl sonra, ilk defa Vatikan’a Türkiye’de temsilcilik açma hakkı veren yakın dostu Celal Bayar idama mahkum ediliyor. Hemen devreye giren Papa, „Bayar’ı idam ederseniz dünyayı karşınıza koyarım“ diyerek idamı engelliyor.

„Türkiye’de „Türk dostu“ diye yutturulan Roncalli’nin İstanbul Kurtuluş’ta oturduğu Ölçek Sokak „kutsal mekân“ ilan edildi. 3 Eylül 2000’deki törene katılan Diyanet İşleri Başkanı da memnuniyetlerini belirtti. Bu ad, Masonlar tarafından konulmuştu. Vatikan, Roncalli döneminde hızlanan „dışa açılma“ stratejisini, 1965’te iki yönde uygulamaya başlar. Bunların birincisi, Hıristiyanlığın diğer mezheplerini yönlendirme projesi olan „Ekümenizm“ dır. İkincisi ise özellikle Müslümanları hedefleyen „Evangalizasyon“ adli Hıristiyanlaştırma projesidir. Bunlar da „Hoşgörü/ Tolerans“,“ Dinler Arası Diyalog“ ve „İbrahimî Dinlerin Birliği“ şeklinde formüle edilmiştir. Gülen, „ahir zaman mehdisi“ olduğunu ileri sürer.

10 Kasım 2000’de Papa II. John Paul, Ermenistan Kilisesi’nin başı 2. Karakin ile Vatikan’da bir görüşme yapar.

BU görüşmeden sonra Papa, „20. yüzyılda yaşanmış olan tüm soykırımların sorumlusu Türklerdir“ der. Milliyet gazetesi, „Papa bunadı“ diye başlık atar. Diyanet İşleri Reisi ise hızlı „Diyalogcu“ olduğu için işi tevil eder. Ona göre, „Evet, Papa böyle bir açıklama yapmıştı ama o sadece önüne konulan bir metni okumuştu. Yoksa böyle bir açıklama yapmazdı. Nitekim bu açıklamasını daha sonra geri almıştır.“

#NOT: Bugün Vatikan Temsilciği, İstanbul Şişli Pangaltı’daki eski adı Ölçek, yeni adıyla

Kardinal Roncalli sokaktadır.

Bahsi geçen Diyanet İşleri Başkanı: Mehmet Nuri Yılmaz’dır

Kaynak: Gülen Şeytanlar Tarihi (Pavlus’tan Sabetay Sevi’ye, Sion’dan Fetö’ye Kripto Fitnecilerin Tam Listesi)

Kemal Özer, sayfa: 95 – 96

Michael Röder

15. Oktober um 13:40 · 

DIE RÖMER UND IHRE NÜTZLICHEN IDIOTEN

Ein Pakt mit Marxisten hat ungeahnte Folgen

.

Die Türkei beruft sich in ihrer gegenwärtigen Offensive auf das Adana-Abkommen von 1998. Darin verpflichtet sich der syrische Staat, jegliche Aktivitäten der PKK und ihrer Tochterorganisationen im Land zu unterbinden – für den gegenteiligen Fall sind türkische Streitkräfte befugt, bis zu 15 Kilometer in syrisches Hoheitsgebiet vorzudringen, um den Grenzstreifen zu säubern. Die Westmächte haben seit 2011 darauf hingearbeitet, dass nun genau dieser Fall eintreten muss…

Im ersten Halbjahr 2011 stand die acht Jahre zuvor von der PKK gegründete, syrische Partei PYD noch aufseiten Assads, ihr militärischer Arm YPG half sogar dabei, in ‚Afrīn und Halab Aufstände niederzuschlagen. Die PKK entsandte hierfür mehr als 1.000 Kämpfer. Als gegen Ende des Jahres tausende Soldaten desertierten, zur kurz zuvor gegründeten FSA überliefen und regierungstreue Einheiten angriffen, mussten Kampfverbände aus dem Nordosten des Landes abgezogen werden.

Im Sommer 2012 zog das Militär gänzlich aus Nordostsyrien ab. Darauf hatte die PYD gewartet – sie verriet nun den Staat, setzte in mindestens fünf ihrer Hochburgen die Regierungsbeamten ab und ersetzte sie durch Funktionäre des PKK-Kaders. Assad-Bilder wurden mit Öcalan-Plakaten überklebt, die syrischen Flaggen eingeholt und Banner der PYD gehisst. Mit dieser dreisten Aktion erklärte sich die Partei zur alleinigen, für die staatlichen Institutionen zuständigen Autorität.

Gleichzeitig setzte die erste Welle der Vertreibungen nichtkurdischer Bürger ein. Die 2011 aufgestellte YPG begann sofort mit einer brutalen Verfolgung irakischer Kurden, um den Einfluss aus Erbil zu reduzieren. Kurden, die mit der politischen Ideologie der PYD nicht einverstanden waren oder sich gegen die YPG als „Schutzmacht“ stellten, wurden verhaftet und gefoltert. In Amude schlug die Miliz einen friedlichen Protest gewaltsam nieder. Sechs Menschen starben, Dutzende wurden verletzt.

2013 nahm die PYD den Waffenstillstand zwischen der Mutterorganisation PKK und der Türkei zum Anlass, die territoriale Integrität Syriens eklatant zu verletzen: der „Staat“ Rojava wurde ausgerufen. Die YPG hatte faktisch volle Kontrolle über alle kurdisch besiedelten Provinzen des Landes. In Ankara zeigte man sich über die Aktivitäten direkt an der türkischen Staatsgrenze beunruhigt und forderte erneut eine Schutzzone. Stattdessen gingen die USA eine Allianz mit der YPG ein*.

Obwohl u.a. AI und HRW der YPG Vertreibung, Mord, Rekrutierung von Kindersoldaten und ethnische Säuberungen vorwerfen, lieferten die USA schweres Kriegsgerät und intensivierten ihr Bündnis weiter. Im Laufe der Zeit wurde zudem die Kommandostruktur der YPG mit Wissen der USA von PKK-Funktionären aus der Türkei durchsetzt. Einem Bericht des ICG zufolge richten immer mehr YPG-Kommandeure die Miliz vermehrt auf den Kampf gegen den türkischen Staat aus.

Während des IS-Sturms auf ‚Ain al-Arab 2014 wurde die Position der Türkei im Syrienkrieg deutlich: man werde alles nur Mögliche tun um zu helfen, sagte Davutoğlu. An der Grenze fuhren Panzer in Bataillonsstärke auf, gleichzeitig wurden Grenzübergänge geschlossen um Kurden und PKK-Kämpfer daran zu hindern, nach Syrien zu gelangen**. Der Zustrom Freiwilliger nach „Rojava“ würde die YPG stärken und musste unterbunden werden – im Ernstfall würde man selbst eingreifen.

PKK-Führer Öcalan drohte daraufhin mit neuem Terror. Die Friedensgespräche gerieten nun ins Stocken, einerseits der Opposition geschuldet, andererseits der Kriegsrhetorik und Hetze der HDP, dem politischen Arm der PKK. Ein knappes Jahr darauf ermordeten Terroristen zwei Polizisten im Schlaf. Ankara erklärte die Friedensgespräche damit für beendet und beantwortete Anschläge mit militärischer Gewalt. Bis heute hat dieser neue Konflikt auf beiden Seiten 3.000 Tote gefordert.

Die Situation in Syrien wuchs sich derweil zur nationalen Bedrohungslage aus: Dank großer Unterstützung der Amerikaner war es der YPG gelungen, die wichtigsten Staudämme und Ölfelder Syriens unter ihre Kontrolle zu bringen. Das Öl wurde billig an EU-Staaten verkauft, die Stauwerke als Druckmittel gegen die syrische Nation benutzt. Im Westen verklärt man sie zur wirksamsten Waffe gegen den IS und verschleiert ihre Gestalt aus gutem Grund mit dem Pseudonym „die Kurden“.

Tatsächlich ist die YPG längst international: Marxisten und Anarchisten aus aller Welt schließen sich der Miliz an. Dabei ging es nie wirklich um das Recht der Kurden auf ihren eigenen Staat. Den Kadern der PKK/YPG und deren Kämpfern und Unterstützern ging es immer nur um eines: der Schaffung des ersten von Beginn an kommunistischen „Paradieses“ – mittels Terror, Mord und Vertreibung. Die territoriale Unversehrtheit von Staaten wird hierfür genauso missachtet wie die Wünsche der Kurden.

Vor diesem Hintergrund ist die Operation „Friedensquelle“ einzuordnen. Ankara wurde in Zugzwang versetzt: unterlässt man die Säuberung der Grenzregion, wird auch die Türkische Republik sehr bald destabilisiert und im Bürgerkrieg versinken. Mit Blick auf den Migrationsdruck kann das nicht im Interesse der Europäer sein. Andererseits birgt ein Aufeinandertreffen syrischer und türkischer Kampfverbände nun ein Konfliktpotential, das Initialzündung für einen weit größeren Krieg sein dürfte.

.

*Die YPG ist Teil der SDF, die in den Medien häufiger genannt wird. Die SDF besteht zu 20% aus Syrern und anderen Arabern, fast 80% der Streitkräfte werden von der PKK/YPG gestellt.

**einer Statistik der YPG zufolge stammen 50% der Kurden in der Miliz aus der Türkei. General Raymond Thomas, Befehlshaber des Kommandos ‚Spezialoperationen‘ der US Army, einer der ranghöchsten Militärs der USA, erzählte am 21. Juli 2017, er habe sich 2015 mit PKK-Führern getroffen um mit ihnen die Zusammenarbeit in Syrien zu beraten. Thomas sagte damals: „Ihr müsst euren Firmennamen ändern“ und fragte, „wie wollt ihr euch anstelle der YPG nennen? (…) Es dauerte nur einen Tag. Dann erklärten sie, dass sie jetzt die ‚Syrian Democratic Forces‘ seien.

Quellenangaben:

überwiegend Wikipedia, aber auch Auswertungsergebnisse früherer Recherchen im Zusammenhang mit dem Syrienkrieg und ISIS.

Bild könnte enthalten: 9 Personen

2012

Türkei: wir brauchen eine Sicherheitszone in Syrien!

EU: Haaatschi! … Äh, was?

.

2013

Türkei: lasst uns endlich eine Sicherheitszone errichten!

EU: uuuuh shiiit! Hab noch n Wildschweinfilet im Backofen, fast vergessen 😱

.

2014

Türkei: es ist dringend erforderlich, im Norden des Landes eine konfliktfreie Zone zu schaffen!

EU: haha, der Türke wieder 😉

USA: machen wir schon. Ne ganz besondere…

.

2015

Türkei: wir werden diese Zone notfalls auch im Alleingang durchsetzen!

EU: wie jetzt. Das kann der doch nicht machen.

USA: geht ins Auge…

.

2016

Türkei: wir bereiten uns darauf vor, einen Schutzstreifen zur Rückführung syrischer Flüchtlinge zu realisieren.

EU: hm blöd. Er machts ja doch 😞 ok, aber nur gegen nen Flüchtlingsdeal. 2015 war übel mies 😣

USA: Zeit fürn Regimechange… 🤔

.

2017

Türkei: wir setzen weiter auf die internationale Gemeinschaft in dieser Angelegenheit

EU: hooohh der nervt doch ey. Lass den vllt sanktionieren

USA: wo is der Haustürke von damals 🙄 dann is halt als nächstes die Lira dran.

.

2018

Türkei: wir starten jetzt eine Offensive zur ordentlichen Durchsetzung der Zone.

EU: WAS SOLL DER SCHEISS, LASS DIE KURDEN IN RUHE! HAU AB, DA DÜRFEN NUR WIR SPIELEN! 😡

USA: WIRD SANKTIONIERT! WIR RUINIEREN DIE TÜRKISCHE WIRTSCHAFT!

.

2019

Türkei: wir machen dann mal weiter 😎

USA: *verkrümeln sich kurz*

EU: KEINE WAFFEN MEHR FÜR DIE TÜRKEI! DAS IST EINE VÖLKERRECHTSWIDRIGE AGGRESSION! EIN GENOZID! VERTREIBUNG! AWAH, NE MARSINVASION!

Deutschland: wir könnten ja eine internationale Sicherheitszone in Syrien schaffen. Was haltet ihr von der Idee? 🤓

EU, bald: ohjaa bitte bitte, das wär toll!

Russland: Bljad 😆

3 renkli bayraklak 

Üstad Kadir Mısıroğlu

@KadirMisiroglu

Kemalist demek; mantıkla alışverişi kesmiş insan demektir!..

Was ist die Relativitätstheorie ?

wenn die Steuern Absolut steigen

dann fällt Relativ der CO2 Ausstoß

Gestern kam die arte-Themen-Doku „Türkei“. Beste Sendezeit ab 19:40 bis ca. 1 Uhr.

Ich habe mir die 5 Stunden geballte Anti-Erdogan-Propaganda heute Nacht tatsächlich angetan.

Ich möchte denjenigen Außenstehenden sehen, der danach noch einen Hauch von Sympathie mit der Türkei empfindet, oder nicht wenigstens verunsichert ist.

Wie völlig entgegengesetzt ist meine Wahrnehmung des Landes und diese Doku. Und die werden sehr viele interessierte Deutsche angesehen haben. Sie werden nicht bis nach Mitternacht durchgehalten haben, wo die Gülen-Sekte relativ gut dargestellt wurde und man sie sehr wohl als Drahtzieher des Putsches erkennen kann. Allerdings auch hier mit Schuldzuweisungen an Erdogan. Ein einziger Lichtblick war, dass man in Deutschland beginnt, dieses Netzwerk etwas kritischer zu sehen. Ein winziger Lichtblick.

Es wurde richtig erwähnt, dass diese Sekte nun von der Türkei nach Deutschland als Schaltzentrale umgesiedelt ist und gezeigt, wie hochprofessionell sie arbeitet. Diese absolut perfekte Organisation zur Unterwanderung und Übernahme eines Staates habe ich allerdings schon vor 8 Jahren in einer deutschen Doku erkannt, als ich erst begann, mich politisch mit der Türkei zu beschäftigen.

In der letzten kurzen Sendung, „mit offenen Karten“, konnte man wenigstens noch erahnen, dass die Türkei doch recht erfolgreich ist.

Die erste Sendung dieses Themenabends war am schlimmsten. Bei mir blieb nur hängen, es sei hier in der Türkei so schlimm mit der Diktatur, dass die Nachbarn Angst voreinander hätten.

Lebe ich hier in einer Blase, einer Scheinwelt?

Keiner meiner alevitischen oder kurdischen oder oppositionellen Freunde wird unterdrückt oder benachteiligt. Mag sein vor 20 Jahren, eben genau vor der AKP-Regierung.

Nun gut, ich will diesen Dreck nicht analysieren.

Es sind ja nicht nur die üblichen Verdächtigen wie Dagdelen, Dündar und Özdemir, die zu Wort gekommen sind, sondern so viele Oppositionelle und Kritiker in der Türkei selbst, dass man sich schon fragt, wo bleibt der Rest. Dass sie in dieser „Diktatur“ so frei öffentlich in den Medien ihre Meinung äußern können, wird auch keinen mehr wundern.

Ganz abgesehen von der Darstellung über „die“ Kurden und die jetzigen Militäroffensiven.

Wer diesen Bericht und das „Projekt Rojava“ hier gesehen hat, kann die Türkei einfach nur als grausam und ungerecht betrachten.

Schimpfe mir noch ein Türke über die Deutschen, die angeblich die Türken hassen, und insbesondere über Ossis oder AfDler., ohne dass er diesen Themenabend angesehen hat, der ja nur eine Zusammenfassung der letzten Jahre ist.

Wer hier als Türke nicht hinsieht und erkennt, wie Medien manipulieren, Hass erzeugen und spalten, der hat wirklich ein Wahrnehmungsproblem.

Türken in Deutschland sollten endlich erkennen, dass die Macht sehr fest in ganz anderen Händen liegt. Anstatt ihre Ohnmacht an Deutschen auszulassen, die Opfer dieser Machtstrukturen sind, wie sie selbst auch.

Ich erwähne öfter, dass in den USA Trump gerade versucht, den Tiefen Staat zu bekämpfen. Warum twittert er wohl so viel?

Weil er weiß, welche Macht die Medien über uns haben. Und sie das wichtigste Mittel des Tiefen Staates sind.

Wir sitzen alle im gleichen Boot..

Wenn ein Fluss verseucht ist, nützt es nichts, auf den Fluss zu schimpfen. Man muss die Ursache der Verseuchung finden und mit anderen zusammen überlegen, was man gegen diese Ursache tun kann.

Aber natürlich ist es bequemer, einfach nur auf den Fluss zu schimpfen …

Dann muss man sich selbst aber auch irgendwann die Frage stellen lassen, warum es soweit kommen konnte…

Ramo Ak

1️⃣Ab dem Kindergarten bis Ende Grundschule empfand ich nur Deutschland als meine Heimat.

2️⃣Ab Gymnasium bis 2.Examen fühlte ich beide Länder als meine Heimat, erlebte dabei rassistische Diskriminierungen durch akademische gebildete Deutsche, die von meinen „deutschen“ Freunden immer als „scheiss d‘rauf“ heruntergespielt wurden. ( Beispiele: -Ein Deutschlehrer bezeichnet im Gymnasium alle Türken als scheiss Machos. -Ein Richter des Landgericht Heidelberg, der Rechtsreferendare ausbildet, sagt zu diesen, glaubt im Gerichtssaal keinem einzigen türkischen Zeugen. Sie lügen alle. -Der Prüfer im 2. Examen stellt mir wahrhaftig während der Prüfung die Frage, ob Ramazan ein islamistischer Name ist)

3️⃣Als ich 2001 als Anwalt anfing, empfand ich bereits nur die Türkei als Heimat, mischte mich aber in Politik nicht ein. Da ich die AKP damals mit den Fetös Arm-in-Arm sah, war ich damals noch kein Erdoğananhänger.

4️⃣Nachdem ich ab 2013 sah, dass

-die Deutschen fast alle pro Gezi ticken,

-Claudia Roth in Istanbul Polizeisperren durchbrechen will,

-Erdoğan-Thema bei fast allen Deutschen dauerbrainbehaftet ist,

– mich nach guten Tag fast jeder Deutsche fragt, ob ich für Erdoğan bin,

– Deutsche die Armenierresolution beschließen,

– pro YPG sind,

– den Putsch nicht verurteilen,

– kein Mitgefühl mit toten Türken haben, aber von uns Je-Suis-Gelaber erwarten,

-unser Wahlverhalten nicht respektieren,

und Erdoğan im Dezember 2013 den Götos die Vernichtung prophezeit, wurde für mich klar, dass Deutschland nur der Erfüllungsort meiner Arbeitsleistung ist und definitiv nicht meine Heimat.

Meine Heimat ist nur die 🇹🇷❤️

#NSU #Rechtsterror #Terrororganisation #NSUOpfer #NSUMordliste #NSUMordopfer #NSUZeugen „#Dönermorde“ #BeateZschäpe #UweMundlos #UweBöhnhardt

NSU

Kritik an Ermittlungen nach #TurgutMord bestätigt

Jahrelang blieb das Kerntrio des rechtsterroristischen NSU unentdeckt und konnte so zehn Morde begehen. Landtagspolitiker in Schwerin sehen den Verdacht bestätigt, dass einseitige Ermittlungen der Behörden die Mordserie begünstigten.

Nach dem Mord an dem Türken #MehmetTurgut im Februar 2004 in #Rostock haben die Ermittler die rechtsextremistische Szene bei der Tätersuche ausgespart. „Ermittelt wurde hauptsächlich im Bereich organisierter Kriminalität, welche laut der Zeugen im Ortsteil (Dierkow) eine weniger große Rolle spielte. Wieso hier nicht in den Bereich Rechtsextremismus ermittelt wurde, bleibt nach wie vor eine offene Frage“, erklärte die SPD-Abgeordnete Susann Wippermann am Freitag.

Ihre Aussage folgte nach weiteren Zeugenbefragungen im Parlamentarischen Untersuchungsausschuss zu den Aktivitäten des rechtsterroristischen „Nationalsozialistischen Untergrunds“ (NSU) in Mecklenburg-Vorpommern. Geladen waren fünf Kriminalisten, die seinerzeit an den Ermittlungen beteiligt waren.

Rassistisches Motiv „nicht kritisch hinterfragt“

„Die heute vernommenen Polizeibeamten suchten nach Rivalitäten unter Imbissbetreibern, Streitigkeiten mit Frauen oder nach Verbindungen zur PKK. Sie fragten die damaligen Zeugen jedoch an keiner Stelle, ob der Mord an Mehmet Turgut auch rassistisch motiviert sein könnte“, berichtete der Linke-Abgeordnete Peter Ritter aus der mehrstündigen Befragung im Landtag. „Die Kluft zwischen Anspruch und Wirklichkeit der Ermittlungsarbeit im Mordfall Mehmet Turgut ist wieder mal deutlich zutage getreten“, resümierte der Oppositionspolitiker. Auch nach der Selbstenttarnung des NSU im November 2011 seien die damaligen Ermittlungsmaßnahmen „nicht kritisch hinterfragt worden“, kritisierte er.

NSU-Fall unvollständig aufgeklärt

Der damals 25-Jährige Turgut hatte an einem Imbissstand in Rostock ausgeholfen, als er Opfer des „Nationalsozialistischen Untergrunds“ wurde. Das Kerntrio Beate Zschäpe, Uwe Mundlos und Uwe Böhnhardt hatte fast 14 Jahre lang im Untergrund gelebt. In dieser Zeit ermordeten die beiden Männer neun Gewerbetreibende türkischer und griechischer Herkunft und eine Polizistin. Sie begingen außerdem zwei Sprengstoffanschläge und mehr als ein Dutzend Raubüberfälle.

2011 flog das Trio auf. Die beiden Männer wurden tot in einem ausgebrannten Wohnmobil gefunden. Mundlos soll seinen Komplizen erschossen haben, bevor er das Wohnmobil in Brand setzte und sich dann selbst erschoss. Das Oberlandesgericht München verurteilte Zschäpe im Juli 2018 wegen zehnfachen Mordes zu lebenslanger Haft. Der Hintergrund ist hiermit nicht reichlich aufgeklärt und lässt noch viele Fragen offen.

ADİLCE GERÇEKLER…

GÜNAH KEÇİSİ SURİYELİLER..!

Değerli Kardeşlerim.,

„Şer Güçler“ in, „Suriyeli Nefreti“ üzerine bina etmeye çalıştıkları

yeni kaos plânları hakkında,yazmaya başladığım yazılarımın,bu 3.’sünde, yine GERÇEKleri açıklamaya devam edeceğim..

Şunu öncelikle ifade etmeliyim ki.,Ben,ne Suriyelilerin avukatlı- ğına soyundum,ne de Suriyeliler „Sütten çıkmış ak kaşık“ dırlar.. Fakat,işin içinde çok büyük dümenler var..Kendilerini,Milletimizin huzurunu bozmaya adamış şerefsizler,her yenilgilerinde yeni bir dümenle çıkıyorlar karşımıza..Bunların mutlaka bilinmesi gerek..

Bu nedenle,bir takım çabaların içindeyim..Bir de tabii,dinimizin ve bu dinin yüce tebliğcisi, Efendimizin (S A S) tavsiyelerine uymaktır amacım..

*** (Dünyadaki tüm Milletlerde ve biz Türklerde de olduğu gibi,) Her Milletin iyileri de vardır kötüleri de..Birilerinin dediği gibi ; Suriyeliler ne tecavüzcüdürler,ne hırsızdırlar,ne de dilencidirler.. Sadece,çok zorlu bir imtihandan geçmektedirler..

** Bu yalanların, iftiraların tamamına yakını., Kendilerini „En bi Çok Büyük Türk“ zanneden fakat,ülkede Müslüman görmeye hiç tahammülü olmayan ve bu durumun farkında olup da,fırsattan istifade, ülkemize liderimize diz çöktürmek için sotada bekleyen diğer „Şer Güçler“in, yeni tezgâhından başka bir şey değildir..!

* Suriyelilerin çokça bulunduğu Fatih ilçesinde oturuyorum..Diğer

yandan,yine Suriyelilerin çokça bulunduğu Başakşehir’de, kızım

ikâmet etmekte..Oraya da sık sık giderim..Her iki ilçemizde de,

epeyce gözlemlerim,araştırmalarım oldu..Suriyelilerden birçok arkadaş, dostlar edindim..Gençlerle,yaşlılarla ve de kadınlarıyla konuşma imkânım oldu..Aralarında bir tane bile suça meyyal, edepsizce lâflar edenine rastlamadım..Bir kez bile,ne Fatih’te,ne B.Şehir’de bir kadının-kızın,Suriyeliler tarafından,(bırakın tecavüzü,) taciz edildiğini bile duymadım..Keza, yankesicilik, hırsızlık gibi suçlarına da şahit olmadım..Bir iki kez,(o da kendi aralarında) yaptıkları kavgalara rast geldim,hepsi o..

* Eskiden Fatih’te biraz dilenci görüyorduk,şimdi onlar da büyük ölçüde kalkmış gibi..Bir dayanışma içine girerek,haklarında kötü intiba uyandıran bu sorunu çözmüşler..Oysa, dilenci yine çokça

var ama,bunlar Suriyeli kılığındaki,Doğulu,G.Doğulu,bizim kendi

vatandaşlarımız..Hatta diyebilirim ki., Belki eskiden beri böyleydi

de,bizler farkında değildik..

* Bu demek değildir ki ; Suriyeliler çok düzgün,çok dürüst insan-

lardır..Öyle bir şey yok..Şu var : Suriyeliler,biz Türklerden çok da

farklı bir Millet değildir.. Bizler ne kadar dürüst,düzgün, namuslu insanlar isek,onlar da o kadar düzgün,dürüst,namuslu.,Bizler ne kadar hırsız,tecavüzcü,dolandırıcı,namussuz isek,onlar da aşağı

yukarı aynı oranda hırsız,tecavüzcü,dolandırıcı,namussuzdurlar..

*Bazı alışkanlıkları,gelenekleri bizlere ters gelebilir ama,( Mesela : Ben fahri olarak,bana yakın camilerde müezzinlik yaparım.. Bir türlü öğretemedim Suriyelilere, çorapsız camiye gelmemelerini..

Ayakkabılarını girişte çıkartıp,gelişigüzel ortada bırakmamalarını, ayakkabılıkların üzerine ayakkabı koymamaları gerektiğini., Namaza vaktinde gelerek,ön saflarda farzı kılıp da,arka taraflara geçmek isteyenlerin yoluna engel olmamalarını…

Ama,bütün bunları Türk kardeşlerim de öğretemedim ki..! * El insaf yani ; Suç işleme oranları % 1 bile olmayan,4 Milyonluk bir kitlenin,her tür pis işin müsebbibi olarak gösterilmesi,büyük bir düzenbazlığı işaret etmiyor mu sizce de..!.?

* Oysa ki ; Varlıkları,Türkiye için, LGBTİ’lerden, FETÖ’den, PKK’dan, Dhkp/c den,MLKP‘ den,HDPKK’dan, hatta CeHaPe den bile,daha fazla tehlike arz etmemektedir..!

* Sizler de farkındasınızdır.,Epey bir zamandır,Suriyeliler üzerine kanalize edilen nefret, PKK, DHKP/c ,MLKP, EHP, SHP, TKİP, DHH ve benzeri „Şer örgütler“ in unutturulmasına yarıyor.. Bazı

kesimlerce, Suriyeliler bu örgütlerden bile tehlikeli görülüyor…

* Diğer yandan,bir çok kriminal olayda, bu tür örgütlerin, Suriye rejimi ajanlarının, İran’ın parmağı olduğu hâlde, olay Suriyeliler

üzerine yıkılarak,İslâma düşman kesimlerce,İslâma saldırı fırsatı

olarak kullanılıyor.. „İşte sizin İslâmınız,işte sizin yere göğe sığdı-

ramadığınız mezhebiniz bu ! “ denilerek…

*** Yukarıda bahsettiğim,hem vatan,hem İslâm düşmanı örgütler ve ülkede Müslüman görmeye tahammül edemeyen kesimlerin

birlikteliği.,Bunlara, Müslüman/ Türk bilinen bazı partilerimizin de

ahmakça destek olması, nefretin adeta meşrulaştırılmasına çok büyük katkı sağlamaktadır..

** Söz konusu bu kesimler,bize de ezelinden beri düşmandırlar..!

* Bizlerin ev,araba,(biraz eli ayağı düzgün) konut edinmemiz,tatil

programları yapmamız,tatil yörelerinde daha fazla görünmemiz, çocuklarımızı daha kaliteli okullara göndermek istememiz,fena

hâlde rahatsız etmektedir bu kesimleri..

* 6.7.2010 tarihli bir yazısında, „İslâm Düşmanı Ertuğrul Özkök

„Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız ?“ diye soruyordu..

Elbette kastettiği Kürtler Seküler Kürtlerdi..Yoksa,dinsiz-imansız

Kürtlerden şekvacı olduğunu sanmıyorum..Öyle olsaydı., Asrın

sayılı canilerinden,53 kişinin katili,HDPKK’lı S.Demirtaş’a,TV’de saz çaldırıp türkü söyletmezlerdi…

* Keza ; yine bir „İslâm Düşmanı“ olan Oray Eğin, 2014 yılında

yazdığı bir yazısında,“Beyaz Türkler İslâmcılarla birlikte yaşamak zorunda mı ?“ diye sormazdı..

* “ Daha dün bitli yorganlarını kapıp gelenler değil miydi bunlar..

Ne çabuk adam oldular da,ev araba,yazlık sahibi oldular ?“ diyen

kendileri deveyi hamuduyla yuttukları hâlde, bizleri hırsızlıkla, yolsuzlukla suçlayarak, „Dünün Mücahitleri, bugün Mütahit oldu“ diye alaya alanlar, güzel olan her nimete,sadece kendilerini lâyık

gördükleri için,müthiş bir hasetle birlikte,kin ve nefret biriktirdiler

yıllardır…Her fırsatta da bize kusuyorlardı bu nefretlerini..Şimdi ise, yeni hedefleri,bizimle birlikte Suriyelilerdir artık…

Ne kadar acıdır ki,buna “ Bizim/Bizden“ dediğimiz kişiler,kesimler de çanak tutmaktadırlar.. „Suriyeli nefreti“ nin ana teması budur..

*** Diğer faktörleri,yalanları ve GERÇEKleri, sonraki yazılarımda ele alacağım..Bu akşamlık bu kadar..Allah‘ a (C.C) emanet olun !

Allah (C.C) cümlemizin yar ve yardımcısı olsun..Amin..!

Adil GERÇEK………………………………………………………..20.7.2019

Genelkurmay eski başkanı İlker.. (Atatürk miliyetçiliğinde toprak almak yoktur) demiş. Ulan lavuk.! senin de atanın da canınız cehenneme…O topraklar zaten bizim.Sen, hangi düşman devletin generaliydin.Bir de utanmadan ordunun başıydın..ALLAH senin gibi düşünen israil beyinli kimler varsa lanet etsin.Çok şükür ki kahraman ordumuz senin gibi hain pisliklerden temizlendi. Şimdi Mr.Kamal’ın değil PEYGAMBERİN ORDUSU OLDU. Ben bu orduya kurban olurum. Ulan yavşak.Sıradan biri bu ihanet kokan sözü söylese hastir der geçersin Ama bu sözü söyleyen, Kara,Hava,Deniz,Jandarma komutanlarına emir veren bir general ise bu şerefsiz gibilerin şerrinden bu ülke nasıl kurtuldu? YaRabbi sana şükür.İşte kemalist demenin düşman askeri ile eşdeğer oldugunun bir ispatı size.

Turkey being accused of carrying out a „genocide“ by the US House.

Nonsense!

Any country killed 4M people in Vietnam, 3M in Korea, 1M in Cambodia&Laos, 1,5M in Afghanistan, 1M in Iraq, 350K in Hiroshima&Naghazaki and yes 15M American natives has no right to judge our history.

Kıbrısı verelim diyor

Şerefsiz Osmanlı diyor

Devletine seri katil diyor

Zulüm 1453’te başladı diyor

Fatih tezcan tutuklansın diyor

İmam hatipler kapatılsın istiyor

Darbe yapılınca markete koşuyor

Başörtülüye yallah Arabistana diyor

İstanbulun işgalden kurtuluşunu kutluyor

Türkiye cumhuriyetinin başkanına küfrediyor

Abd’nin ülkesine yaptırımlarını yetersiz buluyor

Devletinin yanında duran sanatçıya yalaka diyor

Her evden bir oy deyip Pkk’yı meclise sokuyor

Pkk’lılara kayyum atanınca desteğe koşuyor

Yediği domuzu sosyal medyadan paylaşıyor

Bu ülke ne çektiyse dinden çekti diyor

Devlet Pkk’ya teşekkür etmeli diyor

Osmanlı halkına zulmederdi diyor

Lgbt’lilerle birlikte en önde yürüyor

Ezan okununca tiksiniyorum diyor

Ypg terör örgütü değildir diyor

Terörist cenazesinde ağlıyor

Şehit cenazesinde gülüyor

Sonra da

Varlığım türk varlığına armağan olsun diyor

Amerikalılar Türkiye’yi soykırımla suçluyor

– Vietnam’da 4 milyon

– Kore’de 3 milyon

– Kamboçya ve Laos’ta 1 milyon

Afganistan’da 1,5 milyon

– Irak’ta 1 milyon

– Hiroşima ve Nagazaki’de 350 bin

ve 15 milyon KIZIL DERILIYI katletti

Amerikaner, die Türkei von Völkermord vorwerfen:haben

– 4 Millionen in Vietnam

– 3 Millionen in Korea

– 1 Million in Kambodscha und Laos

1,5 Millionen in Afghanistan

– 1 Million im Irak

– 350 Tausend in Hiroshima und Nagasaki

und 15 Millionen Indianer abgeschlachtet

Noch mehr Worte?

Americans accuse Turkey of genocide

– 4 million in Vietnam

– 3 million in Korea

– 1 million in Cambodia and Laos

1.5 million in Afghanistan

– 1 million in Iraq

– 350 thousand in Hiroshima and Nagasaki

and slaughtered 15 million Indians

Kemalizm ideolojisi veya onun taşıyıcı örgütsel yapısı olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin felsefesi milletin kültür kodlarıyla zıt bir ideolojidir.

Kemalizm bütün kavramsal yapısı ve kurumsal yapılanmasıyla varlık misyonu, milletin ruh köklerinin illiyetiyle uyuşmuyor.

Kemalizmin şaibeli kurucu kadrosunun cibilliyeti, milliyeti, inancı, zihniyeti ile milletin arasında ontolojik bir mahiyet farkı sorunu vardır.

Bunun ötesinde mazlum milletimiz, bir asra yakın bu imtiyazlı kripto unsurların tasallutuna maruz kalmıştır ve kalmaktadır.

Kemalist zihniyetin , Anadolu İnsanın hayrına yaptıkları anlamlı bi icraat yoktur.

Aksine bu putlu ve mutlu azınlığının keyfine öz vatanın da garip , öz vatanında parya“ misali insanımıza reva görülen surgit maddi manevi zulüm, baskı, yıldırma, horgörme, aşağılama ve varlık içinde yokluk, yoksunluk olmuştur.

Sömürgeci tiyneti gereği bu ecnebi zihniyet ne esaseten, ne dirayeten, ne ilaveten, ne de diyaneten bu Ülkenin hakikatine ve gerçeğine katkı yapacak anlamlı somut bir iş , sahih bir oluş yapmayan bir karakter, bir çoraklık içerir.

Bu ecnebi kafa ve despot irade ilhamını aldığı batıdan ve batıldan yana rivayeten ve siyaseten ve hiyaneten ve de cebren ve hile ile cinayeten işler, kumpaslar, darbeler yapar ve yapmıştır.

Başımıza çıkan icimizdeki bu asalak ecnebi kripto zümreyi gerçek kişilik , kimlikleriyle iyi tanımak, yaptıklarını iyi bellemek, sinsi emellerini iyi bilmek durumundayız.

Kemalist diye tesmiye olunan ış bu azınlık elitist güruh, „cebren ve hile ile“ yurdumuzda yer edinerek kendilerini „asıl“; Anadolumuzun insanı Müslüman Türkü bütün değerleriyle gelip geçici bir „ara fasıl “ olarak görme sapkınlığına düşmüşlerdir.

Kurtuluş savaşıyla kurtulan ya da yenilgiye ugrayan, uğratılan, sövülen, dövülen, kovulan kimler olmuştur?

Kurtuluş savaşını veren Anadolu ınsanımizdan verdiği savaşın zaferi çalınıp nicin karşı düşmana peşkeş çekilmiş, bir zümre imtyazına çağrılmış, kiışosel kült oluşmasına kurban edilmiştir?

Kurtuluş savaşında uğruna ölduğümüz değerler, zaferimiz iç edilerek, Lozan ihanetiyle, felaket devrimleriyle hedef alınıp öldürülen öź değerlerimiz olmasının izahatını ve hesabını kim verecek?

Zafer sonrası sankide ďüşmanın geri gelmesi gibi onların keyfine, itibarsızlaştırılarak itlaf edilen öz kaynak ve kabiliyetimiz, öz degerlerimizin olması ne kahredici bir hiyanettir.

Sırf bu yüzden kemalizmin tarihi zanlı, yalan, dolan, talan, çalan,çırpan karanlık bir tarihtir ki o zanla milletimizden korunma tedbiri getirilmiştir.

Öncelikle bu karanlık tarihin karanlık yüzü, maskeli baloları, aleni ve örtülü cinayetleri, millete , milli manevi degerlerine hiyanetleri aydınlığa kavuşturulması milletimiz ve hakikat adına namus borcudur.

Bunların cekirdek soyu ve suyu ne atam Alp Arslan’ın Oğuz soyuna ne de Dedem Korkut’un soy ağacına, ne de inançları Hz. Peygamberim Muhammed‘ in tevhid inancına dayanmaz.

Siyonist ezoterik uzantılı bir yapının batılı ve batıl değerleriyle bu şerefli milletin milliyetiyle nasıl bir aidiyeti olabilir?

Tıpkı maksatlı uzaylılar ve dünyalılar farkı kadar bu milletin cibilliyetine, kökenine, ve ruh köküne ters düşen bir ecnebi bir toplulukla içi içe, daha dogrusu karşı karsıyayız.

Bunyemize uymayan hakîm kanunlar, ilkeler, kurallar kurumsallaşma imtiyazıyla başına buyduk kral konumunda hükümfemadır.

İşin aci gereceği, yasalarla korunan dönüştürücü meş’um resmi mekanızma neslimizi arka bahçesi olarak sürüp ekmesidir. Mili manevi yekün kudsi degerlerimiz, putlaştırılan, seküler batıl bir din sekline dayatılan „kamalizm“ adına yok sayılma, bertaraf edilme, hiçleştirilme sinsi planına maruz kalmasıdır.

Malesef an itibariyle „Milli Eğitim Kurumumu“ nun dört başı mamur çıktısı kemalist bir nesil üretmesidir.

Öyle ki çocuklarımız bütün kadim değerlerinin üstünde karabasan gibi duran mahsurlu bir ideoolojinin zebunu ve amigosu olarak yetiştirilmektedirler.

Bu arızalı duruma dur diyerekten değerlerimize , çocuklarımıza, neslimize geleceğimize sahip çıkmanın ötesinde bu sakat duruma el konulmalıdır.

Dedem Korkut doğru söyler: „Kahpe içeriden olunca kapı kilit tutmaz oğul“

….

Cografyamızın yapısı geregi serseri mayin gibi icimizde gizli yani kripto zümreleri bünyemizde taşımanın sıkıntısını yaşamak bir kaderimizdir bilmem ama, bunları zelil bir şekilde bir kutsal bir varlık gibi başımızda taşımanın kader olmadığını biliyorum.

Sözüm ona „milli “ denilen bir çok değerin tersyüz edilerek ahlaken „zilli“ leştirilmesine daha ne kader tahammül edebiliriz?

Bu kripto yapının hıyanet ve dalaletle nerde ve nasıl öbeklenmiş, göbeklenmiş olduklarını bilen bir bilinç oluşturmalıyız.

Gercek kurtuluş, bu putlu ve mutlu azınlığın milletin milli mücadele zaferinin uzerine kurdukları dikta ve hegomanyalarını, yasalarla dayatılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin‘ ana programını birer paçavra gibi yırtıp attığımız zaman olacaktır.

Asıl kurtuluş, batı ve batıl temelli , siyonist içkin bu ideolojiden, ecnebi unsurlardan, kripto sahte kahramanlardan topyekun

kurtulup özümüze döndüğümüzde olur.

Asıl ve asil kurtuluşumuz ve yükselişimiz dünden bugüne, bugünden yarına beden -ruh, aķıl-kalp, ilim-din, madde-mana, mektep-medrese, kışla-cami, vatan-millet bütünlüğünü gerecekleşterdigimizde olacaktır.

Hakikatta kurtuluşumuz, kadim milli manevi degerlerimizi zamanın kazanımlarıyla harmanlayıp karakter ahlâkımıza, davranışlarımıza, hayata yansıttığımız zaman olacaktır.

O vakit dün olduğu gibi bugünde, bütün kadim degerleriyle imanın birliği istikametinde kıblesı bir, gelecek ülküsüyle tek Millet, tek Vatan, tek Bayrak, tek hakikatta asıl anlamını bulmuş olacaktır.

Unutmayalım milletçe uzun soluklu bu kutlu yolculuk kendimizden , kendimizle başlar ve birlikte devam eder, vesselam, es-selam…

Tahsin Gülhan Sahiden Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin midir?

Milletin en hülasa tanımı hakim manada ortak mekan ve ortak değerlere sahip olmak olarak yapılabilir.

Cumhuriyet,

Millet değerlerinin ve iradesinin yönetime yansıması belirleyici olmasıdır.

Pekı uygulamada bu böylemidir?

Misal;

Milletin Değerlerini temsil eden Birinci Millet Meclisi niçin lağvedildi ve yerine Milletin değerlerine rağmen olan İkinci Meclis niçin ilan edildi?

„Millet“ın milliyiyeti ve illiyetiyle iliskisiz bir sekilde, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun kripto ecnebi unsurlardan oluşturulmasi ne mana?

Yazı ve dilde dahil niçin milletin temel değerlerini yıkan devrimler yapılmış?

Saltanat ve Sultan gitmis, milletin iradesine rağmen nicin tek adam sultası hakim kılınmış , ölmüş olsada niçin hala hükümdarlığı sürdülüyor?

Milletin en kadim değerlerinden Ďin ve kadim kaynakları tartışma konusu yapılıp, „Kamalizm“ dupedüz bir „din“ olarak servis edilmesi „ne ayak?“

Eğitim müfredatı materyalizmin anlayışı ve kamalizm kültü zorla, degerlerimize ve irademize ragmen cocuklarimıza niçin bellettiriliyor?

Milletlerin iradesi iktidar olarak meclise yansıdığında „Mustafa Kemalin Askerleri“ olduğunu söyleyen imtiyazlı silahli zümre tarafından askeri ihtilalle niçin al aşağı yapılıyor?

Cumhuriyet Halk Partisi ilk kurucusu tarafından referans taşımasına rağmen halk onu iradesiyle iktidara niçin getirmiyor?

Millet sizi iktidara getirmediği zaman milleti sürü, davar, göbeğini kaşıyan adam, bidon kafa, aşağılık mahluk vb“ diyerekten niçin asagıliyorsunuz?

Tarihi gerçekleri öğrenmek istemesi halinde millete niçin yasak getiriliyor?

Milletin değerleri Cumhuriyetin değerleriyle çatışması halinde milletin değerleri niçin horlanıyor?

Millete „en büyük“ değer „ata“ olarak sunulan tarihi şahsiyet, milletten 5816 numaralı kanunla niçin korunuyor?

İmdi;

„Hakimiyet kayitsiz şartsız milletin“ de; gercekte hakimiyet milletin mi?

Yoksa „hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir“ milletin ağzına bir parmak bal çalmak, sözü bir şeyi haklamak, bir şeyi aklamak için elverişli bir araç mıdır ?

Teşekkür ederim?

3

Diesen Inhalt verbergen oder melden

Dünyanın en pahalı yatini alan m.kemal konkenler icki partiler zengin sofralar yabancıları ağırlarken balo dansları kumar masaları kuracagina biraz MÜSLÜMAN TÜRK halkına sahip çıksaydı TÜRKIYE bugün burda olmazdı süper güç olurdu zengin olurdu ama CHP putperest cumhuriyeti milleti aç bıraktı millet süpürge tohumu yiyordu aclikdan ezan türkçe camiler ahıra döndü medreseler kapatıldı binlerce talebe kurnkursu yasağı geldi müslümanlık adina ne varsa hepsini yok etiler bikerek bu mu ata bumu turkiyeyi kurtardı bumu gazi bumu kurtarıcı bumu bizi yunandan 7 duelden kurtardı geçin bunları geçin millet yemiyor artik biz kimin kim olduğu nu iyi biliyoruz yalan tarihle CHP putperest zihniyeti tarihile milleti 90 senedir böyle avutunuz kandirdiniz bir selanik yahudi kukla uşağı nasıl TÜRK müslüman halkın lideri olabilir ki o ancak gayrı müslüman sahtekar beyaz türklerin atası olur zaten de öyleydi o yüzden kemalistler kemali CHP yi sever tapar ilah yapar oldu aynı kandan da o yüzden yolundan giderler

Yapay gündemler, zihinlerimizi naylon torbalara konmuş balıklar gibi birbirinden tecrid ediyor. Torbaya bakmaktan okyanusu göremiyoruz.

YAHUDİLER BU TOPRAKLARDA, DİN (ÜMMET) BAĞINI ARKA PLANA ATIP

IRK ( MİLLİYETÇİLİK) BAĞINI ÖN PLANA ÇIKARDILAR

Türkçülük, Müslüman Türkleri İslam’dan koparmak için icad edilmiştir. Müslüman

Türkleri doğrudan “ GAVURLAŞTIRMAK“ mümkün olmadığı için böyle bir yol tercih

Edilmiştir. Yani Türkçülük Batıcılığın bir paravanı olarak kullanıldı.

Fransız ihtilali’nden sonra ortaya çıkan milliyetçilik fikrinin İslam unsurlarını bölmekte

Ve parçalamakta çok elverişli bir argüman olduğunu gören Yahudi bilim adamları bu

Konuya epeyce mesai harcamıştır. Türkçülük konularını işleyen Ziya Gökalp ve

Moiz Kohen (Munis Tekinalp) bu fikrin ana damarını genellikle Yahudi bilim adamları

Oluşturmuştur.

Din bağını arka plana atıp ırk bağını ön plana çıkarmanın Yahudiler açısından pratikte bir

Zararı yoktur. Çünkü onlarda ırk ve din birliği vardır. Yani yahudilik zaten bir millete

Mahsus bir dindir ve dışarıdan giriş mümkün değildir. Yahudi bir Anneden doğmadıkça

Yahudi olunamıyor.

Moiz Kohen (Munis Tekinalp) 1883-1961) Selanikte Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir Hahamdı kendiside haham eğitimi aldı. Masonluğa girdi.Kamalizmi tanıtan çeşitli kitaplar yazdı. Türkiye’deki yahudileri Türkleştirmeye ikna etmek amaçlı yazılar yazdı.

Munis Tekinalp takma adlı Moiz Kohen sürekli Türklüğü öne çıkaran, Kamalizme vurgu

Yapan, İslam’ın emri olan „ŞERİAT“ a „KAHROLSUN ŞERİAT“ diyen, Halifeliğin ve Padişahlığın kaldırılmasını savunan ve „KOHEN “ yahudi din adamı yani „Haham“ anlamına Gelmektedir „KEMALİZM “ adlı kitabıyla „Kemalizmin“ kurucusu ve ideologu kabul edilir.

1961 yılında tedavi olmak için gittiği Fransa’nın Nice kentinde geberdi.

Fransa’da yahudi mezarlığına gömülen bir YAHUDİ…

*********

Türkiye’de Türk milliyetçiliği pompalayan isimlerin başında Arminius Vambéry, Leon Kahum, Moiz Kohen ve Haim Nahum gibi Yahudiler gelmiştir. Osmanlı Devleti içinde çeşitli kavimler yaşadığı için Osmanlı Devleti’ni bölmek için Osmanlı Devleti dahilinde yaşayan kavimlere Milliyetçilik ideolojisini enjekte etmek fikri tatbikata koyulmuştur.

Milliyetçilik ideolojisi esasında bir imparatorluğun adeta panzehiridir. Milliyetçilik ile imparatorluk Asla bir arada mevcut olamamıştır. Çünkü imparatorluğun içinde değişik kavimler yaşarlar ve eğer Bu kavimler milliyatçılık yaparlarsa o imparatorluk çatlamaya başlar. Bunun tarihte bir misâli de Roma İmparatorluğu içerisindeki Vizigotlar, Ostrogotlar, Saksonlar, Gotlar ve Vandallar gibi kavimlerin ayrı devletler kurmaları ile Roma İmparatorluğu gibi bir devlet tarihe karışmıştır.

Siyonizm ve diğer Batılı ülkeler Osmanlı Devleti’nde de Bulgarlarla, Sırplara, Arnavutlara, Ermeniler ve diğer kavimlere milliyetçilik ideolojisini pompalamıştırlar. Son olarak elimizde kalan Anadolu Coğrafyasında da Osmanlı Devleti’nin aslı unsuru olan Türk milletine de bir milliyetçilik aşılamaya İhmal etmemişlerdir. Tüm bunlar Siyonizmin Osmanlı’yı yıkmak için kurduğu bir tuzak olmuştur.

Türk milliyetçiliğini formüle edenler bırakınız İSLÂM’I, TÜRKLÜKLE bile alakası olmayan kişilerdir. Milliyetçiliği ülkemize ilk sokan MOİZ KOHEN’dir.

MOİZ KOHEN, Serezli bir HAHAM olan İshak Kohen’in oğludur. „ALLİANCE İSRAÉLİTE UNİVERSELLE“ Mektebine gitmiştir. Selanik’te yazarlığa başladı. Kendisinin Türk sanılması için MUNİS TEKİNALP Takma adı ile kitaplar yazmıştır. „KEMALİZM“ kelimesinin mucididir. „ARAPLAR, TÜRKLERİ ARKADAN VURDU“ yalanını ortaya atmıştır. Moiz Kohen 1906’da Ittihat ve Terakki Cemiyetine katılmıştır. 1909’da Hamburg’daki Siyonist Kongreye iştirak etmiştir. Yine aynı sene Ziya Gökalp ile tanışmış ve önü Kürtçü

İken Türkçü yapmıştır.

Bu casus, Türklüğün „On Emir“ ini bile yazmıştır. Bu „On Emir“ den birincisi „İSİMLERİN TÜRKLEŞMESİ“ maddesi olmuştur. Oysa kendi kızının ismi TEREZ, oğullarının isimleri İZAK ve GİYOM’dur. Kendisi ne TÜRK ne de MÜSLÜMAN değildi. Hatta kendi yazdıklarını kendisi bile uygulamamıştır. Moiz Kohen’in

Gayesi sadece MÜSLÜMAN TÜRKLERİ yanlış bir yola sürüklemek olmuştur.

Haim Nahum, Lozan’da „TÜRKİYE’Yİ İSLÂM’DAN UZAKLAŞTIRMA“ teminatını verip Mısır’a gittikten sonra Türkiye’ye dönmemiştir. Haim Nahum’un bıraktığı yerden Moiz Kohen gibi başka siyonistler devam etmişlerdir. Moiz Kohen, 1928’de „TÜRK’ÜN YENİ AMENTÜSÜ“ isimli bir kitap kaleme almıştır.

Moiz Kohen, 1935’te yazdığı „KEMALİZM“ isimli kitabında ;

„On yıllık bir süre içinde, yeni Türk kendine yeni bir ruh, yeni bir ahlak, yeni bir tarih hattâ yeni bir Allah yaratmıştır. Türk’ün şimdi kafatası başka, abecesi başka, şapkası başkadır. Türk yüzyıllarca kendini sömüren ŞERİAT rejimini artık yenmiştir…“ diyerek kendisinin ne olduğunu çok net göstermiştir.

Kaynak: Haim Nahum (Siyonizm ideali peşinde koşan bir hahambaşı)

Hüseyin Serkan Elönü, sayfa 87-89

IN GROSSER SORGE

Liebe Freunde, morgen entscheidet der Bundestag über eine Verlängerung des Anti-IS-Mandats der Bundeswehr für Syrien und den Irak, das schon jetzt zehntausenden unschuldigen Zivilisten das Leben gekostet hat.* Wir publizieren hierzu folgenden dringenden ÖFFENTLICHEN APPELL. Auch an die betreffenden Soldatinnen und Soldaten.

Wir, das sind der frühere verteidigungspolitische Sprecher der CDU/CSU-Bundestagsfraktion Willy Wimmer und ich als früherer rüstungskontrollpolitischer Sprecher der Union:

DER EINSATZ IN SYRIEN UND IM IRAK IST VERFASSUNGSWIDRIG,

weil es kein Mandat des UN-Sicherheitsrats gibt. Das bestätigen nicht nur namhafte Völkerrechtler, sondern auch der Ex-Chef der Rechtsabteilung des BMVg Dieter Weingärtner.**

DER EINSATZ IST UNSINNIG.

Die Behauptung, man könne untergetauchte IS-Terroristen im Irak oder in Syrien mit Flugzeugen finden, ist eine Beleidigung der Intelligenz der deutschen Bevölkerung und unserer Soldaten. Viel wahrscheinlicher ist, dass es dem Westen – auch im Blick auf den Irankonflikt – darum geht, seine militärische Präsenz in Syrien und im Irak aufrecht zu erhalten.

DER EINSATZ IST MENSCHENVERACHTEND.

Die Städte-Bombardements der Anti-IS-Koalition, für die die Bundeswehr die Aufklärung liefert, haben in der Vergangenheit bereits unzähligen Zivilisten das Leben gekostet. Etwa im irakischen Mossul, wo 20.000 Zivilisten getötet wurden, oder im syrischen Raqqa.

Noch Ende August 2019 wurden in der Provinz Idlib (!) bei einem US- Raketenangriff auf „Terroristen“ Zivilisten getötet. Bis heute wird weiter bombardiert. Deutschland trägt durch sein Mandat Mitverantwortung für jede dieser menschlichen Katastrophen.

DER EINSATZ IST KONTRAPRODUKTIV. ER IST EIN TERRORZUCHT-PROGRAMM.

Bomben auf Städte sind keine sinnvolle Terror-Bekämpfung. Viel wirkungsvoller wären die klassischen Strategien zur Terrorbekämpfung wie Unterwanderung, Geld oder Unterbindung der Waffenströme in Zusammenarbeit mit lokalen Antiterror-Einheiten.

Der Bundestag muss aufhören, sich bei Auslandseinsätzen das Grundgesetz „ZURECHT ZU BIEGEN“, wie das der langjährige Leiter der Rechtsabteilung des BMVg Dieter Weingärtner voller Bitterkeit genannt hat.

WIR APPELLIEREN AN DIE BETREFFENDEN SOLDATINNEN UND SOLDATEN des Aufklärungsgeschwaders, des Lufttransport-Kommandos und der AWACS-Einsatzflugzeuge.

Für den Fall, dass der Bundestag das verfassungswidrige Mandat verlängert, bitten wir alle betroffenen Soldatinnen und Soldaten, ihr Gewissen sorgfältig zu prüfen. Es kann nicht Aufgabe unserer Soldaten sein, das Grundgesetz zu brechen.

Sie würden dadurch gegen ihren Soldaten-Eid verstoßen. Er lautet: „Ich schwöre, der Bundesrepublik Deutschland treu zu dienen und das RECHT und die Freiheit des deutschen Volkes tapfer zu verteidigen.“

DIE BUNDESREGIERUNG MISSACHTET KONTINUIERLICH DAS FRIEDENSGEBOT DES GRUNDGESETZES.

Ein Rechtsstaat darf keine verfassungswidrigen Kriege führen.

Unter früheren Bundesregierungen wäre es undenkbar gewesen, dafür auch noch die Zustimmung des Bundestags zu erhalten. Wir appellieren an den Deutschen Bundestag: Beenden Sie bitte diesen verfassungswidrigen Zustand! Hören Sie auf, die Bundeswehr in verfassungswidrige Kriege zu schicken!

Willy Wimmer

Jürgen Todenhöfer

ADMIN:

* Bitte verwechselt dieses Mandat nicht mit AKK‘s zusätzlichen, wirren Sandkasten-Plänen für den Norden Syriens!

**FAZ vom 22.11.2018. Der Autor Dr. Dieter Weingärtner leitete 16 Jahre lang, bis 2018, die Rechtsabteilung des BMVg.

***Siehe hierzu auch die Veröffentlichung im RUBIKON und NachDenkSeiten!

Türkiye’deki Sabetay Yahudileri ve Çirkin İşleri

03 Haziran 2019 Pazartesi

Okuduğum 4 yıl boyunca Deniz Harp Okulunda bir defa dahi Cuma namazı kılmak nasip olmadı. Lakin hala Sabetay Yahudilerinin ritüellerine karşı çok saygı duyulmaktadır ve her yıl aksatılmadan yürütülür. Ne yazık ki Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzeyen bu çirkin işler hala devam etmektedir.

Her 22 Şubat gecesi “Kuzu Günü” adı altında denizcilik okullarında ziyafetler verilmektedir. Öyle ki denetlemelerde dahi çıkmayan yemekler bu gece hazırlanır; Yahudilerin kutsal saydıkları bu günün anısına her nevi eğlence tertip edilir.

Heybeliada’da 3 yıl ve Tuzla’da ise bir yıl boyunca Deniz Harp Okulunda okudum. Kara Harp Okulunda cami olmasına rağmen bizim okulumuzda yoktur. Halbuki Annapolis’teki Amerikan Deniz Harp Okulu’nun birebir kopyası olan bu okulda nedense kilise yerine cami yaptırmak, hiçbir okul yöneticisinin aklına gelmemiştir. 

Buna karşılık Yahudi ritüelleri her yıl muntazam olarak uygulanır. Hiçbir Müslüman’ın yapmadığı Kuzu Günü kutlamaları aksatılmadan devam eder. Çünkü askeri okulları Sabetay Yahudileri ve FETÖ örgütü kontrol etmek istemiş ve belirli ölçüde başarılı olmuşlardır.

Benim gibi namaz kılan, kaçamak yapıp Heybeliada camisinde Cuma namazı kılan öğrencilere ise hiç acınmaz. Ne kadar başarılı olursa olsun derhal okuldan atılırlar. Sonra milletimiz biraz da safça şu soruyu sorar: “Yahu niye askeri okullarda dindar öğrenci kıyımı yapılıyor?”

Bunu 2007 yılında çıkardığım “Bahriye’de 15 Yıl” isimli kitapta ayrıntıları ile anlattım. Dindar öğrencilere nasıl baskı yapıldığını, Yahudi gelenekleri başta olmak üzere alkollü içki içmek gerektiğine dair hezeyanların, Müslüman öğrencilere dayatıldığını örnekleri ile göstermeye çalıştım. 1986 Yılında mezun olduktan sonra aradan tam 33 yıl geçmesine rağmen hala ciddi manada bir değişiklik olmamıştır.

Bu durumu düzeltebilmek için CİMER yani Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezine defalarca yazdım. Bana gelen cevap yazılarında adeta insanın aklı ile alay eder tarzda nezaketsiz karşılıklar verildi. Deniz Kuvvetlerinden bir Albay; cami taleplerine karşılık bir odanın mescit olarak öğrencilere tahsis edildiğini söylüyordu.

Halbuki Deniz Harp Okuluna ABD’de olduğu gibi öğrencilerin ihtiyaçlarını gidermek için bir ibadethane yapılması gerektiğini şikayet etmiştim. Hatta Kara Harp Okulundaki cami örneğinden hareketle “Karacılılar Müslüman, biz gavur muyuz?” diyerek, yöneticilerin dikkatini çekmeye çalışmıştım. Yetmedi bizzat okul yöneticilerine giderek “Deniz Harp Okuluna cami yapılmalı” diye yüzlerine karşı ağır sözler söylemiştim.

Aradan yıllar geçti. Ne yazık ki eski tas eski hamam. Bölük komutanlarının odasının yanında namaz kılan öğrencileri fişlemek için açılan ve çoğu zaman kapalı tutulan bir odadan başka hala bu okulda ibadethane yoktur. Aynı fenalığı Hava Harp Okulunda da yapıyorlar. Neymiş “eğer cami yapılırsa minaresi uçaklar için tehlikeli olurmuş?”

Bu Sabetay Yahudisi İslam düşmanları için söylenmesi gereken çok söz var. Okuyucularım yaptıkları yorumlarda haklarında layık oldukları sıfatları çok güzel yazıyorlar. Benim ilave etmeme gerek yoktur. Lakin Cumhurbaşkanı’na ve Milli Savunma Bakanı’na sormam gereken bazı önemli sorular var. İşte en önemlileri şudur: “Askeri okullarda cami olmasından niçin korkuyorsunuz?” ve “Din ve vicdan özgürlüğü, askeri okul öğrencileri için çok mudur?”

CİMER aracılığı ile yaptığım başvurulara baştan savma cevaplar veren Milli Savunma Bakanlığı, umarım bu yazıdan sonra yıllardan beri yaptığım mücadeleye saygılı bir cevap verir. Eğer bunu yapmazlar ise bu can bu tende durdukça mücadele edeceğimi ve hesap soracağımı unutmasınlar. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da buradan Sabetay Yahudileri ile ilgili bazı mesajlar vermek istiyorum. Çünkü bu sinsi ve çift kişilikli insanlar başta kamu kurumları olmak üzere aynı FETÖ tarzı gibi sızmış hatta ele geçirmişlerdir. Sureti haktan görünerek Türkiye düşmanları ile işbirliği yapmaktan çekinmezler. Denizcilik kurumlarında öbek öbek yerleşip saltanat sürmekte olan bu İslam düşmanlarına karşı tedbir almak zorundadır.

Sabetay Yahudileri “Kapancılar, Karakaşlar ve Yakubiler” olmak üzere 3 kola ayrılmışlardır. Sabetay Sevi, yalandan Müslüman olduğunu duyurunca müritleri de güya Müslüman olmuş ve yeni isimlerini kullanmaya başlamışlardı. Fakat evlerinde gizlice Yahudiliğin sapkın mezheplerine bağlı olarak ritüellerini gerçekleştirmeye devam ettiler.

Özellikle 22 Şubat’ta Kuzu Günü ayinlerinde her türlü ahlaki değerlere aykırı ilişkileri yapmaktan çekinmediler. “Mum söndü” adı verilen ve iğrençlikte emsali görülmeyen eğlenceleri yaparak namus kavramını ayaklar altına aldılar. Yetmedi bu gecede doğan gayrimeşru çocuklara “kutsal insan” muamelesi yaparak koca Osmanlı devletini yıkma becerisini dahi gösterdiler.

Karakaşlar Bektaşi dergahına, Kapancılar ise Mevlevi dergahların girip kamufle oldular. Yakubiler ise özellikle yurt dışında Sabetay Sevi’nin sapkın yaşantısını sürdürmeye devam ettiler. Mason Localarında kurdukları kumpaslarla namuslu insanların hayatını karartıp işyerlerini iflasa sürüklediler.

Bugün Türkiye’nin en zengin insanları, Sabetay Sevi’den beri gelen ve büyüyerek devam eden kirli kumpaslar ile büyük servet sahibi olmuşlardır. Eğer ekonomik krizlerden kurtulamıyor isek işte bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi bunlardır.

Fevziye Mekteplerini Karakaşiler, Terakki Mektebini ise Kapaniler kurup yabancı dil avantajlarını kullanarak ülkemizin en değerli okullarını ve özellikle de askeri okulları ele geçirdiler. Her darbenin altında ABD ve onun gizli işbirlikçisi Sabetaycılar vardır.

2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde , İttihat ve Terakki kurulmasında bunların büyük rolü vardır.  Rus ve Balkan savaşlarında bazı Sabetaycı paşaların ihaneti sonunda 600 yıllık bir cihan devleti Osmanlı devleti yıkılmıştır. İşte zor zamanlarda yaptıkları ihanetlerin büyüklüğü nedeni ile bunları asla hafife almamak gerekiyor.

Sabetay Sevi, İzmir’de doğmuş sapkın bir insandı. Gizli yapılanmaları ve aileleri İzmir de ikamet etmiş genellikle deniz kıyısı illere yerleşmişlerdir. İstanbul da ise boğaz kıyıları bunların saltanat sürdüğü yerlerin başında gelmektedir.

Şişli Feriköy, Beşiktaş Maçka ve Üsküdar Bülbülderesi ile Bebek Aşiyan, Beylerbeyi Nakkaştepe mezarlığında gömülmeyi tercih ederler. Mezarlarında resim vardır, motif vardır, dua yerine mani ve şiir vardır. Mezarların çoğu kıbleye bakmaz. Hiç olmaz ise mezarlarında sinsilik yapmamışlardır. Bu hali ile bu gizli örgütü tanımak hiç de zor değildir.

Bütün anayasaların yazılmasında bunların rolü büyüktür.  Basbakan’lar kısmen ve Dışişleri Bakanları çoğunlukla bunlar arasından çıkmıştır. Partiler kurdular. Paşa general oldular. Deniz Kuvvetlerinde söz sahibi komutanlar bunlar arasından çıktı. Bursa da bir köy her daim denizci subay doludur. Kamu kurumlarına çok rahatlıkla girerler. Çünkü kendi adamlarını kayırmasını iyi bilirler. Her partide yönetici kadrolarında bu cinsten insanlar vardır.

Karakaşlar ile Kapancılar sürekli kavgalıdır. Aslında kavganın özünde “Türkiye’yi kim yönetecek ve parsayı kim toplayacak” mücadelesi vardır. Birbirlerini idam ettirecek kadar ileri gitseler de dışarıya yani Müslümanlara su sızdırmazlar.

Arkalarında büyük maddi destek vardır. Bir zamanlar nasıl ki Yeniçerilerin ve Harekat Ordusunun kontrolünü ellerine almışlardır; sonrasında da kara-hava-deniz  her kuvvette insiyatifi ellerine geçirmişlerdir.

Kısacası hem maddi hem askeri hem siyasi olarak, kurdukları okullar ve destekledikleri siyasiler, burs verdikleri öğrenciler tarafından semirerek devamlı olarak güçlendiler. İçlerinde bir kısmı İslam ile şereflenip, ülkemize faydalı hizmet verirken, diğer kısmı maalesef hep kendi Sabetay geleneklerine bağlı kalıp ülkemizi kaosa sürüklemişlerdir.

Feto’nun Işık okulları ve evleri hep bunlardan beslenmiştir. Bu dehşetli FETÖ örgütü neden icraatlarını İzmir’de başlattığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Gerçekten İslam dinini seçerek samimi Müslüman olanlar var ise de maddi ve manevi menfaat kapılarından dolayı bu dehşetli ve sinsi yapıdan kurtulamayan insanlar çoğunluktadır. İşte yaptıkları pisliklerin bir kısmını deşifre etmemizin esas nedeni budur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan askeri okullardaki cami meselesine el atmasını ve FETÖ örgütü kadar tehlikeli bu Sabetaycı yapılanmayı bitirmesini bekliyoruz. Aksi takdirde hem ülkemizi hem de AK Parti’yi perişan edecekler, vesselam…

Günün Özeti

Bu Vatanın Kanını Emen Yahudiler

04 Ekim 2019 Cuma

Sultan 2. Bayezid, İspanya’da soykırımına uğrayan Yahudileri alıp 1492 de getirerek bu aziz vatana yerleştirmişti. Fakat nereden bilebilirdi ki; girdikleri her ülkede fitne ve fesadın kaynağı olacak bu topluluk, Osmanlı’yı da perişan etsin!

Sultan 2. Selim’i sefahat alemine alıştırarak Koca Osmanlı’nın yükseliş dönemini sona erdirmişlerdi. Yahudilerin en önemli meslekleri tefecilik olduğundan dünyanın en büyük ekonomisi olan Osmanlı Devletini faizcilikle felç etmişlerdi. Öyle ki Osmanlı yıkıldıktan sonra dahi bu borçlardan kurtulamadı. Düyunu Uuimi Borçlarını Osmanlı’dan alıp Türkiye Cumhuriyetine kakaladılar.

Hain Naum’un Lozan’daki entrikaları sayesinde cephede kazandığımız her şeyi; Lozan Masasında kaybetmiştik. Yeni kurulan devletimizin en kilit noktalarına Yahudiler ve Türk görünümlü Sabetaycılar yerleşmiş; vatanımızın kanını içten içe emmeye başlamışlardı.

Bu Yahudilerden sadece meşhur olmuş altı tanesini ve yaptıkları fenalıkları anlatmaya çalışacağım. Umulur ki devletimizi yönetenler ibret ve ders alırlar. Zira Osmanlı gibi bunların tuzaklarına düşüp paramparça olmamamız gerekiyor.

Bunlardan ilki 1524-1579 yılları arasında yaşayan Yasef Nassi’dir. Diğer beş Yahudi gibi İspanya’dan getirilen Seferad’dır. (Aşkenaz; Batı Avrupalı Yahudilere denir) 1556’da İstanbul’a gelen Nassi, Osmanlı’da “Galata bankerciliği” adı altında faizcilik şebekesini kuran kişidir.

Nassi, Osmanlı’daki taht mücadelesinde Şehzade Bayezid’in idam edilip 2. Selim’in tahta çıkmasında mühim rol oynamıştır. Rachel Marie Nassi bu aileden olup Afife Nur Banu ismini alarak 2. Selim’le evlendirilmiştir. Nihayetinde 2. Selim içkiye alışmış seferlere ordunun başında çıkmayarak duraklama dönemine girilmesine sebep olmuştur.

Yasef Nassi, Naksos Adaları Dükalığına getirilerek denizciliğimizin çökertilmesinde de mühim bir rol üstlenmiştir. Yahudileri Filistin’in kuzeyindeki Tiberya’ya yerleştirm çalışmalarından dolayı Siyonizmin öncüsü olarak kabul edilmektedir.

Abraham Salomon Kamondo ise 1781 yılında İstanbul’da doğmuş Seferad Yahudisidir. Nassi’nin başlattığı tefecilik işlerini zirveye taşıyarak Osmanlı’yı faiz sarmalına dolamıştır. Osmanlı Bankası’na rakip olarak Societe Generale de Ottoman’ı kurarak Osmanlı devletinin dağılma sürecine girmesinde mühim bir rol almıştır.

Theodor Herzl ise Aşkenaz Yahudisi olup 1860’da Budapeşte’de doğmuştur. Meşhur Yahudi tefeci Rothschild ailesinin desteğini alarak Siyonist devlet kurmak için 2. Abdülhamid Han ile 1901 ve 1902 tarihlerinde iki defa konuşma fırsatı bulmuştur. Birinci Siyonist Kongre’yi İsviçre’nin Basel kentinde toplamayı başarmış ve “Der Judenstaat” yani “Yahudi Devleti” isimli kitabını neşretmiştir.

Emmanuel Karaso ise 1862’de Selanik’te doğmuştur. Makedonya Risorta Mason Locasını kurarak İttihat ve Terakki cemiyetinin bir çok ferdini mason yapmayı başarmıştır. İttihat Cemiyetinin ilk Müslüman olmayan üyesidir. 2. Abdülhamid’in hal kararını bildirmekle görevlendirilen Ermeni Aram, Arif Hikmet ve Arif Toptani Paşalarla beraber Osmanlı’nın canına okumuştur. Trablusgarp’taki askerlerin Yemen’e gönderilerek savunmasız bırakılan Libya’nın İtalyan işgaline sebep olanlardan birisidir. 1919’da İtalya’ya kaçarak bu ülkenin Trieste şehrinde ölmüştür.

Sabetay Sevi, 1626 yılında İzmir’de doğmuş sapıkça eylemlerinden dolayı Yahudilikten çıkarılmıştır. Osmanlı’ya ve bu aziz vatana en büyük zararı vererek dönme adı verilen her türlü karanlık işlerin yapıldığı suç örgütünün lideridir. Müslüman gibi görünerek “Aziz Mehmed Efendi” ismini almıştır. Portekiz’deki Maranolar, İran’da Meşhediler, Anadolu’da Pakradüniler ve İtalya’daki Franko’lar gibi din değiştirmiş süsü vererek mason localarında örgütlenmişler ve vatanımızın kanını emmeye başlamışlardır.

Sevi, öldükten sonra Yakubi, Karakaşi ve Kapani gurupları ile birlikte aynı FETÖ gibi gizli ve sinsice örgütlenerek Türkiye’de silahlı kuvvetleri, üniversiteleri, medyayı, hariciyeyi ve finans piyasasını ele geçirmişlerdir. Birçok Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar hep bu gizli çetenin üyesidir. Kendi gurupları arasında idamlara varıncaya kadar birbirlerini katlettikleri halde ser verip sır vermezler.

Haim (Hain) Naum, ise Lozan’a gönderilen heyette görevlendirilmiş ve aradan 95 yıl geçtiği halde hala olumsuz etkisini gösteren Lozan Anlaşmasının mimarıdır. İsmet İnönü, Rıza Nur ve diğer heyet üyeleri figürandır. Asıl cinayeti Hain Naum işlemiştir.

İşte bu son iki kişi yani Sabetay Sevi ve Haim Naum Çeteleri hala ülkemizde çok etkilidirler. Onları birer paragrafla geçiştirmek olmaz. Ayrı bir makale yazmak icap eder. Zürriyetleri ile milyonu aşmışlardır. Türk gibi görünür, yalancı Türk isimleri alırlar. İslam’ın sembollerine karşı eşi benzeri olmayan bir düşmanlık içerisindedirler. Örneğin “başörtülü” bir kadın görseler kuduracak derecede kontrolü kaybedebilirler. 28 Şubat 1997 Post Modern darbesinin en önemli elebaşları bunlar arasındadır. Kısaca vatanın canına okumaya devam etmektedirler, vesselam…   

bunlar çalmaya alışkın

bundan 100 sene önce Müslüman Türkün kazandıgı Kurtuluş Savaşına bile sahib çıktılar

bunların topu yalancı Chp kuruldu kurulalı yalan söylüyor

ilk kemaldan son kemala tümü hırsız ve yalancı bunlar

++VORSICHT MOBBING++

Sei es am Arbeitsplatz, in der Schule oder im Sportverein, Thema Mobbing nimmt für heimatbekennende Türken neue Dimensionen an. Für Kinder und Jugendliche kann eine Gesellschaftliche Differenzierung ziemlich schwere Folgen mit sich tragen. Daher ist es sehr wichtig, dass Eltern ihre Kinder gut im Auge behalten und entsprechende Maßnahmen ergreifen. Gesprächspartner sind auch für Kinder unumgänglich und ein wesentlicher Teil ihrer gesunden Erziehung. Vor allem sind die jenigen betroffen, die sich für die türkische Regierung positiv aussprechen. Am meisten werden sogenannte „Erdoganbefürworter“ oder „Erdogananhänger“ diffamiert oder systematisch von kleineren Gesellschaften ausgeschlossen.

Bei vielen erwachsenen Türken gehört Mobbing am Arbeitsplatz zum Alltag. Täglich gehen Meldungen aus der Industrie ein, die wiederum durch Artikel 3 des Grundgesetzes hätten vermieden werden müssen. Zum Beispiel werden bei Daimler in Mannheim mit ca. 8000 Mitarbeitern gerade mal eine Handvoll Türken in Führungspositionen beschäftigt. Obwohl einige von ihnen akademische Qualifikationen besitzen, werden sie selten in höhere Positionen „zugelassen“. Das „richtige“ Profilbild bei Daimler ist scheinbar ebenso entscheidend, wie das Verhältnis der Verwandtschaft zur Firma. Und schon sind wir beim Thema Vetternwirtschaft.

Gemachte aber nicht gelebte Integrität spiegelt genau das Gegenteil von dem, was die Verhaltensrichtlinie von Daimler eigentlich fordert. Industrie 4.0 und die Umstrukturierung der Organisation verlangen geradezu gelebte Integrität, vollkommen unabhängig von Religion, Herkunft oder Geschlecht. Die neue Organisationsstruktur kann mit Vetternwirtschaft oder Anti-Türkenhaltung garnicht funktionieren, weil eben ein wesentlicher Teil der Mitarbeiter aus Türken besteht.

Solange wie wir Türken in Deutschland uns selbst etwas vormachen, werden wir auch die ewigen Probleme der Integrität beibehalten. Entweder lernen wir zuerst uns selbst kennen und treffen endlich gemeinsame Entscheidungen, oder wir beliben gespalten und werden den ewigen „kranker Mann von Bosporus ist in Berlin“ mitspielen.

Wir empfehlen allen betroffenen sich über die Arbeitsgesetze bestens zu informieren und gegebenenfalls den Werk bzw. Firmenpsychologen aufzusuchen. Ebenso sollte der Betriebsrat informiert werden, dabei aber unbedingt darauf achten, dass ein nicht befangener Betriebsrat kontaktiert wird. Die neuesten Prognosen haben gezeigt, dass auch die Betriebsräte und Gewerkschaften vom rechten Gesindel unterwandert seien. Am Endeffekt können Leidtragende ihren Kummer lediglich mit eigenem Bemühen bewältigen. Habt keine Angst und wehrt euch gegen Mobbing am Arbeitsplatz.

Evelyn Hecht-Galinski

 · 

Palästinenser werden vertrieben und enteignet, während Kurden auf Hilfe vom „jüdischen Volk“ hoffen können

Kurdisches YPG sucht Israels Hilfe gegen die Türkei

23. Oktober 2019

Die Operation der Türkei im Nordosten Syriens – Operation Peace Spring – zur Räumung des Gebietes und zur Gewährleistung der sicheren Rückkehr von Millionen von Flüchtlingen hat in Israel heftige Reaktionen ausgelöst, sagt die Anadolu-Agentur.

Die israelische Tageszeitung The Times of Israel berichtete, dass ein YPG-Kommandant letzten Donnerstag mit einem israelischen Radiosender sprach und um Hilfe vom jüdischen Staat bat.

Ankara sieht YPG als Arm der PKK und betrachtet beide als terroristische Organisationen, die von den USA auch als terroristische Gruppe geführt werden, und die Europäische Union.

Das Armeefunk, das die Nachricht sendet, gab nicht seinen vollen Namen an, sondern erwähnte ihn als „Alef“. Der Kommandant sagte, wenn Tel Aviv nicht eingreift, wird der gesamte Mittlere Osten „nachteilig betroffen“ sein.

Israelische Beamte und Kommentatoren sind empört über die Entscheidung des US-Präsidenten Donald Trump, die US-Truppen aus Syrien abzuziehen. Sie waren der Ansicht, dass die Entscheidung nicht den langfristigen israelischen Zielen in der Region dient. Israelische Kolumnisten haben den Akt als „Israel in den Rücken stechend“ beschrieben.

MEINUNG: Die Kurden haben vielleicht „keine Freunde außer den Bergen“, aber sie haben Israel.

Unter Berufung auf einen israelischen Offiziellen behaupteten israelische Medien, dass ein YPG/PKK-Kommandant am Montag in Tel Aviv angerufen und Hilfe gegen die türkische Operation gesucht habe. Der Beamte, der unter der Bedingung der Anonymität sprach, zeigte sich zuversichtlich, dass das jüdische Volk die Not der Kurden in Nordsyrien nicht „vernachlässigen“ würde.

Der türkische Präsidentschaftssprecher Ibrahim Kalin hat jedoch bereits deutlich gemacht, dass die Aktionen der Türkei nicht gegen Kurden gerichtet waren, sondern darauf, den nordöstlichen Teil Syriens von den Mitgliedern der YPG/PKK zu befreien.

„Die Europäer sollten uns dankbar sein, dass die Antiterroroperationen der Türkei und ihr militärischer Einsatz für einen Waffenstillstand in Idlib die Sicherheit und Stabilität in Nordsyrien stärken und auch die Bemühungen um eine politische Lösung des syrischen Konflikts erleichtern würden“, sagte er.

Am 10. Oktober hatte der israelische Premierminister Benjamin Netanyahu die Operation der Türkei im Nordosten Syriens angeprangert und sich bereit erklärt, den Kurden in Syrien humanitäre Hilfe zu leisten.

Berin Berin Demirci

 · 

İSMİ MERT ÇOKLUK!

Almanya’nın Nürnberg kentindeki garda cansız bedeni bulundu.

Vücudunda işkence izleri görüldü.

Mert Çokluk ODTÜ’yü Elektrik-Elektronik Mühendisliği ve Matematik bölümlerinde çift anadal yaparak başarı ile bitirdi.

Yüksek lisans için Almanya’ya Nürnberg’e gitti.

Yüksek lisansını tamamlamasına günler kala 5 Ekim günü Nürnberg’de bir tren garında cesedi bulundu.

Alman makamları aileye 5 gün sonra haber verdi.

Konsolosluk aileye bilgi vermek için ailesini arayıp:

“Oğlunuz Mert 5 Ekim saat 07:40’da vefat etmiştir. İntihar gibi duruyor, otopsi istemezseniz cenazeyi yarın uçakla göndeririz“ dedi.

Baba otopsi yapıldığını sanıp kabul ediyor.

Daha sonra Mert’in hayatını kaybettiği bölgeye yakın Erlangen cami imamı babayı arayarak “ cenazeyi biz mi yıkayalım?” şeklinde soruyor ve olumlu yanıt alıyor.

Kısa bir süre sonra Erlangen imamı tekrar aileye ulaşıyor ve ‚Mert’in vücunda kesikler ve darp izi olduğu için yıkmadığını otopsi yapılması için istanbul’a dokunmadan göndereceğini kaydediyor.

Cenaze akşam uçağıyla İstanbul’a gönderiliyor.

Ataşehir savcısı cenazeyi fotoğraflıyor ve aileye teslim ediyor.

Yıkarken vücudunun bir çok yerinde kırık olduğunu ve hatta ayak tırnağının birinin sökülmüş olduğunu görülüyor.

Cesedin bulunduğu yer bakımından öldürülmüş olma ihtimali yüksek görünüyor.

Öte yandan tren garının çevresinde oturan mahalle halkı Mert’in can verdiği saatlerde tren garında yangın çıktığını söylediler.

Mert öldürüldü mü?

Şayet öldürüldü ise katledildikten sonra yakılmak mı istendi?

Ailenin Mert’in cep telefonu ve bilgisaya da ulaşamıyor.

Alman yetkililer ise konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmadı.

Mert’in ailesi konunun üzerine gidilmesini ve o gün her ne yaşandı ise gün yüzüne çıkarılmasını ve devlet büyüklerinin bu konuya sahip çıkmalarını bekliyor.

Mert Çokluk, hayatını kaybetmeseydi, günler sonra Hollanda’da doktorasına başlayacaktı.

Öyle ki Hollanda’da kalacağı pansiyonu bile ayarlamıştı.

Ve asıl dikkat çekici bilgi: “ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞI YAZILIM ALINMIŞ!”

YA DA ÇALIŞTIĞI YAZILIMI ELE GEÇİRMEK İSTEYEN KİMİ AJANLAR!

ÇİFTÇİ BİR BABANIN ZEKİ EVLADI OLAN MERT TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN NAMUSUDUR.! MEKANI CENNET OLSUN İNŞALLAH YİĞİT MERT 🙁

Bild könnte enthalten: 1 Person, im Freien

39Murat Ulusoy, Sebahattin Polat und 37 weitere Personen

7 Komment

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

18 Min.

Kabalistlere göre Türkler, Hz. İbrahim’in oğlu Hz.İsmail’in soyundan gelen ırk. Bu yüzden Türk yerine „İsmailciler“ diyorlardı.

Tweet zitieren

Bilal Colak

@bilalicolak

 · 29 Min.

Antwort an @TREmreErcis

İsmail/Türk yanlısı ne demek

Gesponserter Tweet

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

50 Min.

Bir panonun sol tarafına Sabetay Sevi’nin hayatını ve faaliyetlerini, sağ tarafına da FETÖ elebaşı Gülen’in hayatını ve faaliyetlerini koyun ve 3 adım geriye çekilerek panonun tamamına bakın…Göreceğiniz tek şey, zaman ve mekan dışında tek yumurta ikizi olacak…!

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

52 Min.

Cezaevindeki FETÖ üyelerine anlatılan rüyalar,zuhratta görülen kurtuluş hikayeleri ve FETÖ elebaşı Gülen’in yıllar önce sözde bugün olacakları anlattığı safsataları neden elden ele,kulaktan kulağa fısıldanıyor sanıyorsunuz? Bu diyalektiği kurmazsanız olan biteni nasıl anlarsınız?

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

56 Min.

Sabetay Sevi ve takipçilerinin bu inancını getir bugün FETÖ şablonuna yerleştir. 15 Temmuz olduğu halde, FETÖ lideri Gülen’in tüm sahtekarlıkları çarşaf çarşaf ortaya serildiği halde neden hala ona iman ediyorlar? Cevabı çok basit, çünkü Gülen’in de kehaneti zuhur ediyor..!

Diesen Thread anzeigen

Wem folgen

Ebhrai

@TK_Tekeliyet

https://ibraniyetvebeyazturkler.blogspot.com sitesinin twitter sayfasıdır.

Ardan Zentürk

@ardanzenturk

STAR Gazetesi yazarı, 24 TV programcısı, belgesel yapımcısı Columnist in STAR daily, TV program- and documentary producer

yusuf kaplan

@yenisafakyazari

Yusuf Kaplan’ın yazılarının yayınlandığı hesabıdır.

Mehr anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

59 Min.

Sabetay Sevi ile 50 Bin Musevi neden bir gecede „Müslüman“ oldu sorusunun cevabı bu kehanettir. Sabetay Sevi ve takipçilerinin „Müslüman“ olması Osmanlı içinde „Döneklik“ olarak nitelendirilirken, Sabetaylar arasında bağlılığı daha çok tetikleyen bir mucize olarak görülüyordu…

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

1 Std.

11. yy. en önemli Kabalistlerinden Haham Eliezer’in kitabına göre,Sabetay Sevi’nin Müslüman oluşu bir „Mucize“ ve tamamlanması gereken bir Talmud kehanetiydi.Çünkü, „Mesih, bir İsmail/Türk yanlısı tarafından yok edilecekti“. Sabetay Sevi, bunun için Müslüman oldu ve yadırganmadı!

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

1 Std.

Bu soru, bir ucundan sığır sokup diğer ucundan sosis çıkartan makina için „Peki, bir ucundan sosis soksak diğer ucundan sığır çıkar mı?“ sorusuna benzemiş. Belli ki sizin hane halkı „Bir ucundan sosis girip diğer ucundan sığır çıkaran“ makinayı icat etmiş ki; bu soruyu sormuşsun.

Tweet zitieren

Twitteer

@Tiwitteer

 · 1 Std.

Antwort an @TREmreErcis

Sabetay sevi’ye tabii olmak istesek olabilir miyiz ve bize iş verirler mi?

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

1 Std.

7-Sonuç olarak sizlerden ricam twitlerimin altına „Soner Yalçın, Yalçın Küçük, Şevket Eygi, Ilgaz Zorlu da Sabetayları yazdı“ diye yorumlar yazıp kendinizi yormayın. İnanın son 1 ay da günde en az 10 saat okuma yaparak her birisini taradım, yani bu kaynakları biliyorum…!

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

1 Std.

6-Peki „Sabetay Sevi ile birlikte Müslüman olan 50 Bin kişinin bugün karşılığı nedir“ diye sorarsanız, işte o karşılık 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hala FETÖ lideri Gülen’e biyat eden ve inanan binler, on binlerce insanda tezahür ediyor. Onların psikolojisini ele veriyor.

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

1 Std.

5-Herkes kendi meşrebine göre bir Sabetaycı tasniflemiş. Ben, incelemelerimi yerli değil yabancı kaynaklar üzerinden yapıyorum ve inanın dün gece Sabetay Sevi ile birlikte 50 Bin kişinin nasıl Müslüman olduğunu daha yeni öğrendim. Okuduğunuzda inanın „Vay beee“ diyorsunuz.

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

2 Std.

4-Üstelik mevcut olan kitaplarda ne Sabetay Sevi hakkında arşivlere dayanan somut belge ve bilgiler ışığında bir analiz yapılmış ne de Sabetay Sevi döneminde gerek Osmanlı gerekse Batı dünyasındaki Musevi cemaatinin durumu, ticari faaliyetleri ve ritüelleri ele alınmış.

Diesen Thread anzeigen

 Die Wut der Arabischen Liga auf die Türkei offenbart die krasse Heuchelei der Organisation.

Die Türkei hat am 9. Oktober ihre militärische Operation in Syrien begonnen, um nach Ankaraangaben eine 30 km breite Sicherheitszone entlang der Grenze zu sichern. Sie plant, die Zone der kurdischen YPG-Militanten zu räumen, die von der Türkei als Terroristen angesehen werden. Lokale arabische Syrer wurden von der YPG ethnisch gereinigt, nachdem diese 2014 das Gebiet von Daesh befreit hatte.

Laut türkischen Beamten, darunter Präsident Recep Tayyip Erdoğan, wird Operation Peace Spring bis zu 2 Millionen Syrern helfen, sich in einem sicheren Gebiet in ihrer Heimat niederzulassen. Viele Länder haben die türkische Operation jedoch als eine Invasion beschrieben, die das Gebiet destabilisieren wird und Daesh-Kämpfer aus YPG-Gefängnissen entkommen lassen könnte, die wieder frei sind, um noch mehr Schaden anzurichten.

Am Ende eines Treffens der Arabischen Liga drei Tage nach Beginn der türkischen Operation gab der Generalsekretär der Organisation, Ahmed Aboul Gheit, ein Kommuniqué heraus, das den Schritt der Türkei als „Invasion in das Land eines arabischen Staates und Aggression gegen seine Souveränität“ bezeichnete.

Eine solche wütende Reaktion ist von Ländern zu erwarten, die Israel schützen und seine Nachbarn dauerhaft schwach machen wollen. Es ist jedoch völlig inakzeptabel, dass die Arabische Liga so reagiert. Die Türkei tut, was die Mitglieder der Arabischen Liga tun sollten, indem sie versucht, syrische Flüchtlinge in ihre Heimat umzusiedeln.

Laut Reuters hat die Arabische Liga zugesagt, wirtschaftliche, investive und kulturelle Maßnahmen gegen die Türkei in Betracht zu ziehen; der Tourismus und die militärische Zusammenarbeit könnten davon betroffen sein. Er forderte den VN-Sicherheitsrat ferner auf, „die notwendigen Maßnahmen zu ergreifen, um die türkische Aggression und den sofortigen Rückzug aus syrischem Gebiet zu stoppen“.

Wo waren die Arabische Liga, ihr Generalsekretär und ihre Mitglieder, als die Mitglieder von YPG, Daesh und sogar Al-Kaida gegeneinander kämpften, wobei einige Kriegsverbrechen gegen Zivilisten begingen, einschließlich ethnischer Säuberungen und Massenvertreibung? Wo waren sie, als die syrischen, russischen und US-geführten Armeen Zivilhäuser, Moscheen, Schulen und Krankenhäuser schlugen? Wo waren sie, als nach Beginn der Krise im Jahr 2011 Hunderttausende syrische Zivilisten getötet und Millionen weitere vertrieben wurden? Warum kritisiert die Organisation eine Aktion, die dazu beitragen soll, eine der schlimmsten Krisen arabischer Nationen zu lösen, hat aber keine eigene Lösung auf dem Tisch?

„Alle reden von der Flüchtlingskrise“, sagte der arabische Schriftsteller Khalaf Al-Habtoor, „….außer der Liga der Arabischen Staaten.“ Er wies darauf hin, dass die Liga „wenig zu diesem Thema zu sagen hatte und, soweit ich das beurteilen kann, keinen Plan hat, um das Problem zu lindern“.

In Bezug auf die reichen arabischen Staaten stellte Al-Habtoor fest, dass 22 über Reichtum und Land verfügen, aber nur zwei der ärmsten in der Arabischen Liga, Jordanien und Libanon, „tragen die Hauptlast des Flüchtlingsstroms“. Wenn sie Würde und Selbstachtung hätten, hätten die Mitgliedsstaaten der Liga Ankara mit Geld und Truppen unterstützt, um ganz Syrien vom Terrorismus der YPG, Daesh und des syrischen Regimes unter der Führung von Bashar Al-Assad zu befreien.

Aboul Gheit hatte keinen Kommentar über die amerikanische und russische Besetzung Syriens und die Grundlagen, die sie dort errichtet haben, um ihren eigenen Interessen zu dienen. Die Russen haben dem syrischen Regime geholfen, sein eigenes Volk zu töten, und die USA haben den Syrern geholfen, sich gegenseitig zu töten, um im Land Fuß zu fassen.

Ein syrisches Mädchen wurde schwer verletzt, nachdem das Assad-Regime am 23. Februar 2018 Luftangriffe in Ost-Ghouta, Syrien, durchgeführt hat[Smart News Agency].

Ein syrisches Mädchen wurde schwer verletzt, nachdem das Assad-Regime am 23. Februar 2018 Luftangriffe in Ost-Ghouta, Syrien, durchgeführt hat[Smart News Agency].

Wenn die Arabische Liga die türkische Operation in einem winzigen Streifen Nordostsyrien als „Invasion des Landes eines arabischen Staates und Aggression gegen seine Souveränität“ betrachtet, wie nennt sie die israelische Besetzung Palästinas? Wo bleiben die Forderungen der Liga, dass der UN-Sicherheitsrat wesentliche Maßnahmen ergreifen sollte, um diese besonders brutale militärische Besetzung zu beenden?

Stattdessen sehen wir, wie die Arabische Liga und ihre Mitglieder sich beeilen, die Beziehungen zu Israel zu normalisieren und gleichzeitig die Palästinenser zu bestrafen, indem sie sie festnehmen, deportieren und belagern. Das Mindeste, was die Liga tun sollte, ist, die tägliche ethnische Säuberung ganzer arabischer Gemeinschaften im Negev zu verurteilen, die tägliche Schändung von Moscheen, einschließlich des dritthöchsten Ortes der muslimischen Welt in Jerusalem, und die täglichen Überfälle in palästinensischen Städten, Städten und Dörfern. Mehr als 2 Millionen „Araber“ im Gazastreifen befinden sich seit über 13 Jahren unter einer strengen Belagerung, und doch fallen die Mitglieder der Arabischen Liga über sich hinaus, um die Beziehungen zu dem Täter solcher Handlungen zu normalisieren.

Darüber hinaus besetzt Israel seit 1967 den strategisch wichtigsten Teil Syriens, die Golanhöhen, und schlägt seit Jahren arabische Länder an und führt in einigen ihrer Hauptstädte Angriffe durch. Warum spricht sich die Arabische Liga also nicht gegen die israelische Aggression oder gar den iranischen Einfluss im „arabischen“ Libanon, Jemen, Irak und Syrien aus?

Auch wenn ich Araber bin, ist mir die Arabische Liga und ihre Kommuniqués egal, die nicht das Papier wert sind, auf dem sie geschrieben sind. Seit ihrer Gründung im Jahr 1945 ist die Organisation arabischen Ursachen zum Opfer gefallen. Dies ist jedoch nicht verwunderlich, da das Volk in der Organisation durch die Tyrannen und Diktatoren vertreten ist, die es zu Hause unterdrücken. Keiner der arabischen Führer, der vorgibt, die arabische Welt zu vertreten, ist durch freie und faire Wahlen an die Macht gekommen.

„Ineffektiv in der Weltpolitik“, schrieb Mohammad Pervez Bilgrami letztes Jahr in einer türkischen Zeitung, „hat die Arabische Liga sowohl für Araber als auch für Muslime eine Katastrophe bewiesen und nur dazu beigetragen, Despotie in arabischen Ländern zu fördern und gleichzeitig den Interessen ihrer ehemaligen Kolonialherren zu dienen“. Wenn die Liga und ihre Mitglieder solche Erklärungen abgeben, können wir sicher sein, dass sie dies auf Befehl dieser ehemaligen Kolonialherren tun.

Es ist offensichtlich, dass die Arabische Liga vergessen hat, dass die Türkei 3,6 Millionen syrische Flüchtlinge aufnimmt, während alle ihre Mitgliedstaaten zusammen – Jordanien und Libanon ausgenommen – nicht mehr als ein paar tausend aufnehmen. Die Aussage von Ahmed Aboul Gheit ist daher nicht nur beschämend, sondern auch eine Darstellung der krassen Heuchelei der Organisation.

Übersetzt mit DeepL.com

Recep Tayyip Erdoğan’a SÜİKAST EMRİ

“Araç kaynaklı bir siber saldırı için hazır mısınız?” başlığıyla başlıyordu yazı.

Hemen altında da bir fotoğraf…

O fotoğrafa döneceğiz. Çünkü kıyamet orada kopuyor!

Yazının yayınlandığı tarih 17 Ekim.

Bu sıralarda Amerikalı heyet Türkiye’yi ikna etmek için Ankara’da.

Yazı yayınlandı.

Eski TÜBİTAK Siber Güvenlik Uzmanı Umut Barış Erdoğan, sosyal medyasında paylaşmasa görmeyeceğiz. Neyse ki fark etti ki, bu yazıyı yazma gibi bir şansımız oldu.

Şimdi iyice dikkat kesilin…

Gölge CIA olarak da bilinen Stratfor adlı düşünce kuruluşunu biliyorsunuz.

Yazı orada çıktı.

Okumaya başlıyorsunuz…

BİR SİBER SALDIRI SENARYOSU

Hemen girişinde bir senaryo anlatılıyor. Mealen aktarıyorum.

“Başkan bir etkinlikten çıkar…

Kapıda bekleyen aracına binecek ve gidecek.

Başkanın aracına binmesine ise sadece 30 saniye var.

O an korumaların telsizinden bir anons yükselir: KAPILAR KİLİTLİ!

Kapıyı açmak için uzaktan kumandalar ele alınır, ancak ne yapılırsa yapılsın kapı açılmaz.

Korumalar ne zaman açma düğmesine bassa, kilit tekrar otomatik olarak geri devreye girer.

… ve bu durum sadece başkanın bineceği araçta değil, tümünde birden olur.

Bir anda kendiliğinden bagaj kapakları açılır…

Başkan koruması eşliğinde tam arabaya ulaştığında bir yerden atılan yumurta başkanın makam aracına isabet eder ve yumurtanın kırılıp sıçraması sonrasında başkan da bu durumdan nasibini alır.

Sonrası yumurta yağmuru…

Ama ne yaparlarsa yapsınlar olay yerinden başkanı uzaklaştıramazlar, çünkü araçların kapısı ne yapılırsa yapılsın açılmaz.

Ve herkesi şaşırtan bir şey daha yaşanır. Araçlar bir anda kendi kendine çalışmaya başlar, kapılar ise hala kilitli…

Her şey durulduktan sonra başkan tüm koruma ekibini işten atar.”

“Ne var şimdi bunda” diyeceksiniz.

Devam edelim o zaman…

100 DOLARA EKİPMAN…

Yazar şöyle devam eder:

“Koruma ekipleri bir aracın, maksimum hızını, dönme çapını, çeşitli durumlarda aracın fiziksel olarak nasıl tepki verebileceğini bilir. Ancak ne yazık ki, siber tehditlere karşı ne yapılacağını ve bu siber tehditlere karşı alınacak tedbirleri bilmiyorlar. Günümüz teknolojisi ile bu artık olasılık dâhilinde. Amazon’dan (Alışveriş sitesi) satın alabileceğiniz 100 dolarlık ekipmanla bunlar yapılabilir. Hatta Amazon’dan satın alacaklarınız yasadışı da değil.”

Yazar bu cümlelerin arkasından 100 dolara alınabilecek cihazların fotoğrafını paylaşıyor.

Yazar devamında, “Modern araçların çoğunda bulunan yeni teknoloji ekipmanlar yüzünden siber saldırılara karşı açık tehdit durumunda kalındığını” söylüyor.

Yazara göre korumalar bu konularda eğitim almalı, ona göre eğitilmeli, sorumlu kişiler ve araçlar yeniden gözden geçirilmeli ve güvenlik açıklarına odaklanılmalı.

Yazının sonunda da siber saldırıları yenmek için uyanık olmak, riski doğru analiz etmek ve acil eylem tatbikatları yapmak son derece önemli deniliyor.

SİBER SALDIRI İLE MAKAM ARAÇLARINA NE YAPTIRILABİLİR?

“Stratfor gibi çok önemli bir kuruluşta bu yönde bu kadar basit bir makale neden yapılır” diye sordum Barış Erdoğan’a?

“Kabul edilebilir değil” diye yanıtladı.

“Peki” dedim sordum, “modern bir araca bir siber saldırı yapılsa neler olabilir?”

Barış Erdoğan şunu söyledi:

“Gaz, fren pedalları artık elektronik. Direksiyon da elektronik. Her şey mümkün. Sürüş anında böyle bir saldırı olursa araç alır istediği yere sizi götürür, hızı artırır, kaza yaptırır, duvara çarptırır, kapıları kilitler, açılmasını engeller…”

Barış Erdoğan sonra çok dikkat çeken bir ifade daha kullandı:

“Özellikle yeni teknoloji makam araçları zaten en üst sınıf ‘güvenlik’ donanımına sahip. Bu da bu makam araçlarını bu saldırılara daha açık hale getiriyor.”

BU FOTOĞRAF NEDEN KONULDU?

Şimdi gelelim en kritik yere.

Gölge CIA Stratfor’un bu makalesinde hangi fotoğraf kullanıldı dersiniz?

Evet, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın makam aracı…

İşte bu fotoğraf:

Tam da Donald Trump’ın tehdit mektubu ortaya çıkmış, Türkiye’ye herkes saldırırken ve Amerikalılar Ankara’dayken…

Sizce ne mesaj vermek istemiş olabilirler?

Peki sonra ne mi oluyor?

Türkiye ile ABD anlaşıyor ve Barış Pınarı Harekatı durduruluyor.

Bu anlaşmadan hemen sonra, bu yazıda büyük bir değişiklik yaşanıyor.

yeniakit.com.tr

ABD’li Yahudi bankacı Rockefeller’den yüzyılın itirafı… İşte Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunlar!

22-29 Minuten

Olayları daha sağlıklı yorumlamak adına bunları hatırlamakta fayda var.

18 Aralık 2016 Pazar 12:54

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler…

İşte David Rockefeller’in söyledikleri:

„TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK“

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki; ödeme günleri geldiğinde bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik. Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidardaki yerini uzunca bir süre için sağlamlaştırdığını zannediyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

„1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI“

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ; ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için PKK denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır. 

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” sorusuna ise şöyle cevap verdi:

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim; 

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.

ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya’da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;

DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu.

Akit Youtube Kanalına Abone Ol

http://www.yeniakit.com.tr internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, röportaj, fotoğraf, resim, sesli veya görüntülü sair içeriklerle ilgili telif hakları Uğurlu Gazetecilik Basın Yayın Matbaacılık Reklamcılık Limited Şirketi’ne aittir. Bu içeriklerin iktibas hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin iktibas olunamaz; hiçbir surette kopyalanamaz, yeniden yayıma konulamaz.

Haber Tarihi: 18 Aralık 2016 Pazar 12:54

CHP’NİN BU ÜLKEDE, MÜSLÜMANLARA YAPTIĞI ZULÜM VE İHANETLERİ

FİRAVUN KENDİ KAVMİNE YAPMAMIŞTIR

ANKARA İSTİKLAL MAHKEMESİ VE ÜYELERİ:

Mahkeme Reisi: Kel Ali – Üyeler: Kılıç Ali, Reşit Galip, savcı ise Necip Ali

İstiklal mahkemeleri, milli Mücadele dönemi (1920-1923) ve Cumhuriyet dönemi

(1923-1927) Olmak üzere iki dönem olarak teşekkül etmiştir.

İsmet Paşa’nın (İnönü) kendisi bile, kurulmasında büyük rol oynadığı İstiklal mahkemelerinin Yargıçlarının meydana getirdiği korkudan muzdaripti. İsmet Paşa(!) muzdaripse gerisini siz düşünün artık.

Yılmaz Karakoyunlu’nun “ Üç Aliler Divanı“ adlı kitabında, İstiklal mahkemelerinin kaldırılmasından

Bir gece önce İsmet Paşa ile M.Kamal arasında geçen bir konuşma şöyle aktarılıyor:

– İsmet Paşa:

-Paşam, İstiklal mahkemesini „Demokles“ in kılıcı gibi elinizde tutmaktan ne zaman bırakacaksınız?

– İnönü’nün bahsettiği mahkeme, Ankara İstiklal mahkemesi

– Reis Kel Ali, Mahkeme üyeleri Kılıç Ali ve Reşit Galip, savcı ise Necip Ali

– O akşam balo var: Hem Başbakan hemde dehşet havası estiren Ankara istiklal mahkemesi

tam kadro orada.

– M.Kamal; Kel Ali’ye dönüp şöyle diyor:

„İstiklal Mahkemelerini Kapattım, Ali Bey. Mesainize teşekkür ederim.“

– Kel Ali şaşırıp, „Paşam, meseleyi tetkik edip bir rapor halinde size arz edeyim.“ deyince,

M.Kamal hırsla ayağa kalkarak şöyle diyor:

– „NE RAPORU, NE DİYORSUN SEN? KURDUM VE KAPATTIM.“

– Astığı astık, kestiği kestik üç Aliler’in yargıçlık saltanatı M. Kamal’ın tek cümlesiyle son bulmuştur.

Nitekim Kel Ali (Cellat Ali) 1931 yılında „Son posta“ gazetesinde yayınladığı hatıratında şöyle diyordu:

„BİZİM PATRONLAR YALAN SÖYLÜYOR. O KADAR CELLATIN İÇİNDE SADECE BENİM CELLAT ALİ

OLARAK İDAM ETTİKLERİMİN SAYISI (Benim Sallandırdığım kişi) SAYISI 5216’DIR.

BU YÜZDEN ANKARA’DA İP KITLIĞI BİLE YAŞANDIĞI SÖYLENİR

NOT: Reşit Galip, Andımızın yazarı, Ezan ı Türkçeleştiren kişidir.

(Alliance İsrailite okulu mezunudur.)

KEL ALİ-Cellat Ali, Nam i diyar Ali Çetinkaya: Bugünkü Anayada mahkemesi üyesi,

2008 de Ak Partinin kapatılma davasında Evet oyu veren OSMAN Paksüt’ün Dedesidir.

******************************************

İskilipli Atıf Hocanın hikayesini Dr Rıza Nur’dan dinleyin

DR.RIZA NUR ANLATIYOR ;

İskilipli Atıf Hoca’nın başına şapka geçirip „Giy domuz!“ diyen zalim Kılıç Ali ,

İlk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr. Rıza Nur

bu olayı şöyle anlatıyor:

„Bu iş aksülâmallerde kalmadı. Sivas’ta, Erzurum’da ötede beride halk şapka aleyhine kıyam etti.

M. Kemal derhal Kel Ali’nin riyaseti altında bir Istiklal Mahkemesi dolaştırdı. Epeyce adam astılar.

Sayısını bilmiyoruz. Halk yıldı, iş bitti. Asılan bir Hoca’ya pek acırım. Adını hatırlayamıyorum

(İskilipli Atıf Hoca’dan bahsediyor.)

Zavallı kanundan evvel şapka aleyhine bir risale neşretmiş, hem de bunu Maarif Vekaleti’nin izniyle neşretmiş. Adamcağızı Ankara Istiklal Mahkemesi’ne çektiler.

„Ben bunu kanundan bir yıl evvel neşrettim. Maarif Vekaleti resmen izin verdi.“ dedi.

Dinlemediler. Astılar. Yahu!… Mademki asılıyor, ona izin veren Maarif Vekilini de assanız ya!…

Hem de mes’ele şapka kanunundan evvel. Kanunların makabline (öncesine) şumulü olmaz ve

bu en mühim huhuki bir esastır. Burda daha feci bir şey olmuş.

Kel Ali bu esnada M. Kemal’in baş celladı. Muavini de Kılıç Ali. Kel Ali fena adam değildir. Cidden vatanperverdir. Fakat cahil ve safderun. M. Kemal onu istediği gibi bu cinayetlerde kullandı.

„Şunu as!“ diyor, o da asıyordu. Kılıç Ali ise mel’un, habis bir şey. Onun bir merakı vardı, mahkum ettiği adamların asılmasında da bulunurdu. Bu kanlı hünerini seyretmek ona zevk veriyordu.

Herif mühim çingene imiş…

Bu hocanın asılmasında Hoca’nın boynuna ip geçirilirken, Kılıç Ali de başına bir şapka geçirmiş.

„Giy domuz!“ demiş ve küfürler etmiş.

Zavallı böyle ölmüş ve böyle saatlerce teşhir edilmiş. Şu Kanlı Kılıç ne bayağı bir mahluktur…

İnsan asılan adama hakaret etmekten hayâ eder. Zavallı eli bağlıdır… İlmik gözünün önündedir.“

NOT: Uğur Mumcu, İstiklal Mahkemeleri için şöyle diyor:

„İstiklâl Mahkemeleri, mahkeme sayılmazlar, bunlar savaş ve İhtilal dönemlerinde rastlanan

Anti-demokratik infaz kurullarıdır.“

Cennet Ucuz değil, Cehennem Lüzumsuz değil

ZALİMLER VE DİKTATÖRLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM

Unterhaltung

Bisimit

@bisimit

1-Over the past few days, @trtworld

 has been censored under the pretext of „sensitive content“ and @Twitter

 hasn’t yet explained the reason. 

Does the TRUTH hurt @jack

 ? What about the expression of freedom that @twitter

 has been harping on for years?

#TwitterCensorsTRTWorld

Tweet übersetzen

Bild

8:59 nachm. · 15. Okt. 2019·Twitter Web App

2,1 Tsd.

 Retweets

2,1 Tsd.

 „Gefällt mir“-Angaben

Bisimit

@bisimit

·

15 Std.

Antwort an 

@bisimit

@trtworld

 und 2 weitere

2- Let me speak now freely! Maybe you don’t know @jack

 ; but millions of people have been killed and still being killed in different parts of the world by the hands of imperial monsters who controlled on media to write their own history except the TRUTH!

#TwitterCensorsTRTWorld

Bild

Bisimit

@bisimit

·

15 Std.

3- It was the very same media outlets that hid the massacres, rapes, thefts of the very same imperial powers but there is a different voice now; „The voice of the opressed!“ And it says „Enough“ if you excuse! Would you @jack

?

#TwitterCensorsTRTWorld

Bild

Bisimit

@bisimit

·

15 Std.

4- Thousands of boys and girls have been kidnapped and recruitted as soldiers by YPG terrorists and this truth was only but only was outlouded by @trtworld

. If you censor „the voice of the opressed“ How would the world know about the truth @jack

?

#TwitterCensorsTRTWorld

Bild

Bisimit

@bisimit

·

15 Std.

5- @Twitter

 has been censoring @trtworld

 contents since the #OperationPeaceSpring started by Turkey to free the Turkey-Syrian border from terrorists and create a stabilized safe zone for Syrian refugees. What is wrong with that @jack

?

#TwitterCensorsTRTWorld

Bild

Bisimit

@bisimit

·

15 Std.

6- The terrorists make propagandas and spread fear using @twitter

 and they are free to do so with thousands of bot accounts approved by @twitter

 itself. But a media outlet supported by a nation of nearly 100 millions of world citizens, is censored! WHY?

#TwitterCensorsTRTWorld

Bild

18 Min.

ABD Kongresi’nin finanse ettiği NED’in verdiği fon ile haber sitesi kurarsan,sadece milli değerlerine Fransız kalmaz,1922 orijinli ve her yemin töreninde 5.Jandarma Eğt.Alay Komutanlığı’nda okutulan marşı, Grup Yorum’un sözlerinin bir kısmını değiştirip okuduğu marşı zannedersin.

Tweet zitieren

T24

@t24comtr

 · 45 Min.

AKP Grup Toplantısı’nda Grup Yorum’un da seslendirdiği Gündoğdu Marşı söylendi

0:59

75,4 Tsd. Aufrufe

Eingebettetes Video

Gesponserter Tweet

LEGO

@LEGO_Group

Kreativität, Fantasie – und der SPASS kann losgehen! http://lego.com/rebuild-the-world

 #RebuildTheWorld

0:30

1,3 Mio. Aufrufe

Eingebettetes Video

Gesponsert

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

46 Min.

„İmamzade“ sülalesinden olduğunu söyleyip, şecerede adı geçmeyen ve hatta böylesi silik bir akrabalık ilişkisine sahip, Ekrem İmamoğlu’ndan başka birisini bulamazsınız. Ne kadar zaman alırsa alsın er geç senin soy ağacını bulacağım Ekrem İmamoğlu…

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

1 Std.

Sabetay aileleri ve akrabalık ilişkilerini inceledikten sonra kanaat getirdim ki; Türkiye’nin Neocon’u CHP dir…!

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

31-Bundan sonrası YouTube kanalımda yer alacak video da. KKTC Cum. Bşk. Mustafa Akıncı ve eşi Meral Akıncı’nın KKTC’de faaliyet yürüten Inner Wheel ve Lions Kulüpleriyla olan ilişkisini merak ediyorsanız, YouTube kanalımda yayınlayacağım videoyu bekleyin…

Diesen Thread anzeigen

Wem folgen

Ebhrai

@TK_Tekeliyet

https://ibraniyetvebeyazturkler.blogspot.com sitesinin twitter sayfasıdır.

Yusuf Alabarda

@yusufalabarda

MBA (Int’l Defense & Resources Planning and Management) PhD (C) Güvenlik Bürokrasisi’nin Demokratik Denetimi

🇹🇷

Barış Ertem

@Baris_DR

Dr. (T.C. Tarihi) • Öğretim Görevlisi, İstanbul Teknik Üniversitesi #İTÜ • #TÜGVA Siyaset Atölyesi • #TÜGVA BYP / RT ve FAV’larım onayladığım anlamına GELMEZ!

Mehr anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

30-Bu sorunun cevabını, KKTC Rotary uzantısı Inner Wheel Kulüpleri veriyor. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın eşi Meral Akıncı, Inner Wheel Kulüpleri’nin hem destekçisi hem gönüllüsü. Yani Meral Akıncı da bir Rotary.

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

29-Rotary Kulüplerinin Türkiye’deki başlangıç süreci bu şekilde. Peki, Rotary Kulüplerinin Türkiye’nin PKK’ya yönelik Suriye’de icra ettiği harekat ve bu harekatı hedef alarak küstah açıklamalarda bulunan KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve eşi Meral Akıncı’yla ilişkisi ne?

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

28-Rotary Kulüplerinin Türkiye’de açılmasına öncülük eden Ahmet Emin Yalman,Feyyaz Berker ve Münci Kapani’nin Sabetay akrabalık ilişkilerini bu sıralı tweetlerde uzun uzadıya yazmanın anlamı yok. YouTube kanalımda yayınlayacağım videoda detaylı bir şekilde bu isimler de olacak.

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

27-Ankara Rotary Kulubünün 3’üncü kurucularından olan Falih Rıfkı Atay da Sabetay bir aileden geliyor. Cindoruk, İpekçi, Ecevit gibi ailelerle akraba olan Falih Rıfkı Atay, YouTube kanalımda yayınlayacağım videoda anlatacağım Bezmen ailesiyle de akraba.

Diesen Thread anzeigen

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

26-„Büyük İsrail Devleti“ni kurmak için 12. yy. Mesihliğini ilan eden David Alroy, kısa zamanda kendisine çok sayıda taraftar buldu. Sonraki yıllarda David Alroy ve taraftarları,“Kürt Museviler“olarak anılmaya başlandı ve Musevi olan Babanzadeler,Sabetaylar gibi Müslüman oldu (!)

Diesen Thread anzeigen

Gesponserter Tweet

MINI

@MINI

Der neue MINI John Cooper Works Clubman mit 306 PS, maximalem Gokart-Feeling und Performance auf höchstem Niveau.

0:15

Eingebettetes Video

Der neue MINI John Cooper Works Clubman.

servedby.flashtalking.com

Gesponsert

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

12 Std.

25-Baban Aşireti’de Sabetay Sevi’ye iman edenler gibi kripto Musevi bir aileydi. Baban Aşireti’nin yolundan gittiği isim ise, Sabetay Sevi’den 5 asır önce Mesihliğini ilan eden, Siyonizmin ilk isim babalarından olan David El-David ya da bilinen adıyla David Alroy olmuştu.

Diesen Thread anzeigen

Wie recht der Mann hat. Jemand der sich nicht unter den Rock der deutschen „demokratie“ und „meinungsfreiheit“ versteckt.

Seit 2015 lebt er in Berlin. In einem Interview erzählt der Künstler nun von einer in seinen Augen erschreckenden Entwicklung in Deutschland.

Der chinesische Künstler und Dissident Ai Weiwei hat eine „sehr beängstigende“ Stimmung in Deutschland und Teilen Europas ausgemacht. Hierzulande und vielerorts in Europa herrsche eine Stimmung „wie in den 1930ern“, sagte der Regierungskritiker der britischen Zeitung „Guardian“.

In China stand der Künstler Ai Weiwei unter Hausarrest, doch in Deutschland fühlt er sich auch nicht frei. Verschlossen sei das Land, selbstzentriert, offene Debatten unerwünscht. Deshalb will er seine Wahlheimat Berlin verlassen. Wohin es ihn zieht, ist unklar. „Ich bin ein Flüchtling“, sagt der Dissident.

Dem chinesischen Künstler Ai Weiwei ist die Gesellschaft seiner aktuellen Wahlheimat Deutschland zu verschlossen. „Deutschland ist keine offene Gesellschaft“, sagte der in Berlin lebende Ai Weiwei der Tageszeitung „Die Welt“. „Es ist eine Gesellschaft, die offen sein möchte, aber vor allem sich selbst beschützt“, sagte der Künstler, der in China jahrelang unter Hausarrest stand.

Die deutsche Kultur ist so stark, dass sie nicht wirklich andere Ideen und Argumente akzeptiert.“ Es gebe kaum Raum für offene Debatten, kaum Respekt für abweichende Stimmen, sagte Ai Weiwei. „Meine Familie und ich haben sehr gern hier gelebt, aber ich verlasse trotzdem Berlin. Dieses Land braucht mich nicht, weil es so selbstzentriert ist.“

Ai Weiwei, der seit vier Jahren in Berlin lebt und dort auch eine Gastprofessur an der Universität der Künste antrat, sagte nicht, wann genau er aus der Stadt weggehen möchte und wo sein neuer Wohnort sein könnte. „Ich weiß nicht, wo ich leben werde. Ich besitze keine Heimat, weil China mich zurückgewiesen hat, seit ich geboren wurde. Wer sein Ziel kennt, ist kein Flüchtling mehr. Ich bin ein Flüchtling“, sagte Ai Weiwei.

AVRUPANIN TÜRKİYE ve TÜRK YORUMU

DİKKATLE OKUYUN…

✔️Savaşmaya bu kadar istekli bir Millet görmedik.

✔️Öldükleri zaman tekrar dirileceklerine inanıyorlar.

✔️Cennete gitmek istiyorlar.

✔️Erdoğan’ı desteklemeyi bırakın Suriye de savaşa girmesi için teşvik edip cesaretlendiriyorlar.

✔️Bunun böyle olmasında Atalarından ( Osmanoğullarından ) geçen genlerin etkisi çok büyük.

✔️Kendilerini İslam’ın lideri olarak görüyorlar.

✔️Dünya üzerinde zulme işkenceye uğrayan bütün Müslümanları biz kurtaracağız, Biz Peygamberin son Ordusuyuz diyorlar.

✔️Filistin de, Yemen de, Sudan da, Libya da, Irak ta, Suriye de, Arakan da, Doğu Türkistan da, Lübnan da, Somali’de, Balkanlar da, Akdeniz de, Ege de her yerde Türkler var artık.

✔️Nereye adım atsanız karşınıza Türkler çıkıyor.

✔️Suriyeli Mültecileri, Allah’ın onlara misafir olarak gönderdigine inanıp kucak açıyorlar.

✔️Dünya’nın her köşesine insani yardım malzemeleri gönderiyorlar.

✔️Kimseden hiç bir Ülkeden korkmuyorlar. Akdenizde yaptıkları bunun bir ispatıdır.

✔️Musul Kerkük bizim diyorlar.

Akdeniz bizim gölümüzdü diyorlar.Filistin bizimdi diyorlar.

Mekke Medine bizimdi diyorlar.

Libya bizimdi diyorlar.

Mısır bizimdi diyorlar.

✔️Savasmaya hazırız gelin hadi diyerek Dünya ya meydan okuyorlar.

✔️Atalarının kendi yaptıkları özel oklar ile kılıçlar ile Dünya ya nasıl hükmettiklerini, Atalarının özel yaptıkları toplar ile İstanbul’u nasıl Feth ettiklerini yüzyıllar sonra hatırladılar .

✔️Yüzyıllar sonra, Atalarının yaptığı gibi bugün kendi özel silahlarını yapmaya başladılar.

✔️Nerdeki zulmü dindireceklerini, Nereyi Feth edeceklerini, Nerelere göz diktiklerini şuan için anlamak çok zor.

✔️Dünya’nın bilmesi gereken,

America is a state stripped of the gendarmerie of the world in imperialism, money israel, the mind is from England.

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

10 Std.

1-Yaklaşık 10 gündür Türkiye’nin köklü ailelerini araştırırken ne kadar az şey bildiğimi anlamıştım. Kasım Gülek ile FETÖ lideri Gülen arasındaki akrabalık ilişkisini araştırırken de Sn Erdoğan’ın neye ve kimlere kılıç çektiğinin farkına vardım.

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

10 Std.

2-Vefat ilanlarının arasına gizlenmiş öyle akrabalık ilişkileri var ki; mesele Sabetayların Bülbülderesi Mezarlığı değil. Mesele, gerçek „Paralel Devlet“in network ağı. Değişen soyadlar, maskelenen aileler, yapılan akraba evlilikleri ve kusursuz bir Kast sisteminin işletilmesi!

Emre Erciş

@TREmreErcis

3-Aydın Doğan’ı araştırıyorum karşıma Komili, Sadıkoğlu, Boyner, Berkand, Tekand, Simavi, Yalman, Koç, Sabancı, Ilıcak, Kıraç, Sarıcazade, Süren, Güldemir, Birand, Bayar, Babuna, Menemencioğlu, Başbuğ, Edin, Faralyalı ve GÜLEN ailesi çıkıyor.

Tweet übersetzen

11:24 vorm. · 12. Okt. 2019·Twitter Web App

474

 Retweets

1,1 Tsd.

 „Gefällt mir“-Angaben

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

9 Std.

Antwort an 

@TREmreErcis

4-Kasım Gülek’i araştırıyorum bu kez karşıma, Yalman, Koç, Çiftçi, Dinçkök, Yargıcı, Yemişçizadeler, Kulin, Nebioğlu, Conker, İpekçi, Pasiner, Bezmen, Ilıcak, Bartu, Doğan, Sabancı, Tansever, Bükey, Derviş, Talu, Aytaman, Tekand ve GÜLEN aileleri çıkıyor.

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

9 Std.

5-Evliliklerin %90’ı, x kişi y ile evleniyor, y kişisi x’ten boşanıyor z ile evleniyor, z’nin eski eşi v ise x ile evleniyor, x kişi z’nin ya kuzeni ya amca/hala veya dayı/teyze çocuğu çıkıyor…Videoları izleyenler,“Beynimiz yandı“diyor,ben bunları araştırırken balatalar yanıyor

Emre Erciş

@TREmreErcis

·

9 Std.

6-Türkiye’de iz bırakmış, sanayiden cemiyet hayatına, spordan sanata, siyasetten medyaya köşe başlarını tutmuş bu aileleri, vakti zamanında gazetelere verdikleri vefat ilanları üzerinden yazacağım. Takip edin, inanın pişman olmayacaksınız ve inanın okudukça ağzınız açık kalacak!

Diriliş İstanbul

@ThunderBird1907

·

4 Std.

Antwort an 

@TREmreErcis

 und 

@yaseminakin38

Hocam bir Suriye’ye güye bataklığı kurutmaya gittik, aslında görünen o ki o bataklığı besleyen kaynak TR sınırları içinde.

1 weitere Antwort

1990’lı Yıllarda Şevki Yılmaz Bir Konferansında 

„Hürriyet Gazetesi Baş sayfaya Türkiye Türklerindir yazdığına aldanmayın Sabetayların Kendilerini gizlemek için Kullandığı bir maskedir O yazı“ demişti. Nedense aklıma geldi şimdi. @Sevkiyilmaz

Bu kişiler tarihimizi yazdı.. şu anda bile bu kişilerin yazmış olduğu tarihi okuyor nesillerimiz..! @RTErdogan @tcmeb  gelecek nesillerimiz atais veya Mustafa Kemal’e tapınmak olacak.. milli eğitim müfredatını gözden geçirilmesi diliyorum sayın başkanım. @RTErdogan

İttihat ve Terakki cemiyeti ile Osmanlıyı yıktılar.hepsi Yahudilerden oluşuyordu.chp yi de bunlar kurdular.osmanli yıkılana kadar Müslüman gibi davrandılar osmanyi yikinca gerçek yüzlerini ortaya koydular.garip olan millet bunları kurtarıcı biliyor.Bir gün inş herşey ortaya çıkar

Ebu Süfyan:Bilmiyorum kafamda hala bir şüphe var.

Halid Bin Velid:Kafanı kesersem o şüphe hemen yok olur.

Richard Lederer, 08.10.19:

<<#MalcomX und der Kampf gegen Spaltung

Wir leben in einer Welt in der eine winzige Minderheit, fast die gesamte Welt kontrolliert und in einem Wirtschaftsystem welches genau solche Leute hochspült und immer hochspülen wird, egal wer gerade an er Macht ist. Die Konzentration an Reichtum in den Händen von ganz wenigen ist in der Geschichte einzigartig und übersteigt selbst die absolutistischen, prunksüchtigen Kaiser davor. Ihnen gegenüber stehen Milliarden Menschen die unter dieser Herrschaft leiden, trotzdem kann sich diese winzige Minderheit halten und steht nicht vor ihrem unmittelbaren Sturz.

Auch wenn das schwer vorstellbar ist, ist es doch leicht erklärbar. Die herrschende Klasse hat es nämlich schon immer verstanden, dass man ganz bequem über eine Mehrheit herrschen kann, wenn man diese Mehrheit spaltet und gegeneinander aufhetzt. Ganz besonders raffiniert haben es z.B. die Britten in dem von ihnen kolonialisierten Indien betrieben wo sie lokale indische Herrscher finanzierten, mit dem Wissen dass diese dann ihren Reichtum, und somit ihre Abhängigkeit zu den Britten auch gegen die normalen Indischen Menschen verteidigen werden, und so sich (unbewusst) auf die Seite der Kolonialherren stellten – und auf diese Weise mit nur ganz wenig brittischen Soldaten diese riesige Land unterjochen konnten. Ein weiteres Beispiel war die Taktik der #Nazis, selbst in KZs oder auch im Wahrschauer Ghetto (der sogenannte „#Judenrat“) gewisse Juden zu „privilegieren“, so dass diese freiwillig, für die Interessen der Nazis kämpften und gegen ihre jüdischen Mitmenschen.

Leider gehören diese Teile-Und-Herrsche Mechanismen der herrschenden Klasse heute nicht der Vergangenheit an sondern existieren genauso wie zuvor – kein Wunder, sondert wären sie ja schon längt Geschichte. Ganz besonders ungut fällt das Momentan gerade bei vielen Leuten auf die eigentlich ein Problem mit dem Kapitalismus haben, aber lieber auf Aktivisten eindreschen welche die Kapitalistische Produktionsweise frontal angreifen, als auf die Kapitalisten und dessen steinreiche Sponsoren und Thinktanks.

Wie schon in einem vorangegangenen Post erwähnt ist es durchaus erklärbar warum Menschen in Zeiten der ständigen Niederlagen von progressiven Bewegungen, anders denken und handeln als Menschen die ständige soziale Erfolge erlebt haben (wie Streiks die Lohnerhöhungen oder kürzere Arbeitszeiten gebracht haben). Aber ein Problem zu verstehen, heißt nicht es gut zu finden oder gar zu akzeptieren. Die richtige Antwort lautet also sämtliche Spaltungsversuche zu bekämpfen.

Als besonders tolles Beispiel möchte ich wiedermal Malcolm X heranziehen. Er kämpfte genauso wie #MartinLutherKing gegen den Rassismus in den USA gegen Schwarze. Aber obwohl sie eigentlich den gleichen Gegner hatten, bekämpften sich die beiden Lager mit sehr drastischen Worten. Während Martin Luther King das Malcolm Lager als schlimme Gewalttäter bezeichnete, beschimpfte Malcolm X King als braven Konformisten und „House Negro“ der den Weißen in den Arsch kriecht. Und es ging sogar noch weiter, als Malcom X sogar sämtliche Weisse als „weiße Teufel“ beschimpfte und zu Weißen die ihn fragten wie sie ihm helfen konnten nur sehr unfreundlich sagte „Indem du dich verpisst“. Mit anderen Worten: die Unterschiedlichen Strategien wie man Rassismus bekämpfen will, schienen tatsächlich für eine Zeit schlecht vereinbar.

Aber das änderte sich als Malcolm X zum orthodoxen Sunniten konvertierte, und dort die Erfahrung machte wie Menschen mit „Haut so weiß wie der Schnee“, gemeinsam mit dunkelhäutigen, schwarzhaarigen Menschen gemeinsam für die selbe Sache beteten und eins waren – die Unterschiede zwischen den Hautfarben waren für ihn schlagartig weggeblasen – er begann den Kapitalismus und nicht die Farbe der Haut als das Problem zu verstehen und nahm Einladungen als Redner bei „weißen“, marxistischen Kongressen an.

Und genauso wie er danach die Spaltung aufgrund von Hautfarben ablehnte, begann er auch die Spaltung des Widerstandes nach unterschiedlichen Strategien abzulehnen. Er verkündete dass er alles Unschöne was Martin Luther King über ihn gesagt hat vergessen werden, und hoffte dass Martin Luther King das selbe bei ihm machen würde. Er nannte ihn von dem Tag an nicht mehr „House Negro“ sondern „Brother“.

Wenn ich heute Mensche sehe, die gegen den #Kapitalismus und gegen die Zerstörung der Umwelt sind und auch immer wieder die großartigen Zitate von Malcolm X nach seiner Konvertierung posten, aber gleichzeitig #Greta bahen, weil diese eine „weiße“ und daher „privilegiert“ und „verwöhnt“ ist und sich gefälligst nicht um den Klimawandel kümmern soll sondern das den „Unprivilegierten“ überlassen soll, dann wird mir klar, dass tolle Zitate teilen, leider nicht immer etwas zu tun hat, ob man diese Zitate auch sinngemäß versteht und von Erfahrungen und Fehlern die andere zuvor gemacht haben lernen kann.>>

Weder die klassischen #Medien noch die #AfD selbst heben diesen Einfluss hervor. Erstere tun es nicht, weil sie sich im Zuge einer Selbstreflexion damit beschäftigen müssten, warum die einst lieben Kollegen nun mit dem Teufel paktieren – und Selbstreflexion, historische zumal, zählt nicht zu den Stärken des Journalismus, der ja vielmehr eher zur Selbstvergessenheit neigt. Die AfD wiederum thematisiert ihre Rolle als Journalisten-Partei nicht, weil sie damit ihre Anti-Medien-Rhetorik beschädigen würde – und damit ihr bewusstseinsindustrielles Kerngeschäft.

[…]

„In Frankfurt a. M. (sind) die Deutschen (bereits) in der Minderheit. Facharbeiter, Ärzte, Ingenieure und hochqualifizierte ITSpezialisten verlassen das Land. (…) Die deutsche Gesellschaft altert, die guten Jungen wandern aus und die Analphabeten aus aller Herren Länder werden vom Geld jener Steuerzahler finanziert, die kein Kind haben oder sich kein zweites Kind leisten können. Hinter diesem Irrsinn steckt System – und eines Tages, so hoffe ich, wird man die Verursacher des Wirtschafts-Genozids zur Verantwortung ziehen.“

Solche Formulierungen wirken zwangsläufig auch zurück auf #Hampel|s frühere Arbeit. Kann jemand, der 2019 einen in mehrerer Hinsicht monströsen Begriff wie „Wirtschafts-Genozid“ benutzt, jemals glaubwürdig gewesen sein? Hampel hat in den Nuller Jahren unter anderem aus Afghanistan berichtet, er hat als ARD-Korrespondent aus der Region unser Bild dieses Landes mit geprägt, das seit 2001, seit Beginn des Bundeswehr-Einsatzes in Afghanistan, weit mehr mediale Aufmerksamkeit auf sich zieht als alle anderen Länder der Berichterstattungsregion.

[…]

Das gilt auch für den 2017 beim ZDF ruhestandsbedingt ausgeschiedenen #PeterHahne. Journalisten neigen dazu, sich über Hahne lustig zu machen, weil er zuletzt eine trutschige Talksendung moderierte und sich unter den Kolumnisten der „Bild“-Gruppe als eine Art alkoholfreie Variante von Franz Josef Wagner profiliert hat („Wer unser Vaterland nur schlechtredet, bringt es unter Mutter Erde. Wäre doch schade!“).

Tatsächlich gehörte Hahne in der noch nicht weit zurück liegenden Vergangenheit zu den einflussreichsten Politikjournalisten im deutschen Fernsehen. Acht Jahre lang war er Studioredakteur der Hauptausgabe der Nachrichtensendung „heute“ – und von 1999 bis Ende März 2010 stellvertretender Leiter des ZDF-Hauptstadtstudios. Einflussreich ist Hahne heute auf eine andere Art: Anfang 2018 hatte er bereits mehr als sechs Millionen Bücher verkauft.

Diese Zahl muss man sich vergegenwärtigen, wenn man sich eine Wortmeldung Hahnes in einer Ausgabe der ARD-Sendung „Maischberger“ aus dem Jahr 2017 ansieht.

„Es gibt, glaube ich, in Berlin keinen Polizisten, der die AfD nicht gewählt hat“, sagte er dort. „In Pegida gehen Richter mit, gehen Justizbeamte mit. Es gibt Ärzte, die sitzen auf gepackten Koffern im Krankenhaus, weil sie sagen: Der Muslim kommt ja nicht alleine, sondern kommt mit der ganzen Sippe. Es darf keine Ärztin, es darf keine Krankenschwester sein. So schlicht ist das Leben.“

Ärzte wollen Deutschland verlassen, weil sich Muslime im Krankenhaus nicht von Frauen behandeln lassen wollen – von Armin-Paul Hampels Erläuterungen des „Wirtschafts-Genozids“ ist das nicht allzu weit entfernt.

In einer anderen Talk-Sendung – „MDR um 4 – Kaffee mit Gästen“ – erzählt Hahne, er habe in Weimar gerade mit jemandem gesprochen, der ihm gesagt habe: „Ich will nicht das, was in Berlin-Neukölln, in Hamburg oder in Köln passiert. Ich will hier keine Messerstechereien und nichts.“ Und in derselben Sendung sagt er an anderer Stelle: „Man kann 20 Identitäten haben und 20-mal Hartz IV kassieren, und die Kinder im Ausland kriegen auch noch deutsches Kindergeld – das verstehen die Leute nicht mehr.“

Hahne, beim MDR eingeladen anlässlich des Erscheinens seines Buchs „Schluss mit euren ewigen Mogelpackungen! Wir lassen uns nicht für dumm verkaufen“, hat sich für solche Auftritte eine wirkungsvolle Masche zurecht gelegt. Er versucht seine psychedelischen Schauer- und Schlachtengemälde so zu präsentieren, dass der Eindruck entsteht, als wäre kein Pinselstrich von ihm. Bei René Kindermann, der für „MDR um 4 – Kaffee mit Gästen“ mit Hahne spricht, ist nicht ganz klar, ob er auf diesen Bauerntrick hereingefallen ist oder ob er bloß verzweifelt versucht, um das Offensichtliche herumzureden.

Diesen Eindruck hinterlässt jedenfalls eine geradezu denkwürdige Sequenz dieser Nachmittagssendung: Moderator Kindermann geht zu einer Kaffeemaschine, holt für Hahne eine Tasse Kaffee, geht zurück zum Tisch, setzt sich wieder hin – und sagt während dieses Bewegungsablaufs:

„Um es noch mal klarzustellen: Sie sind kein Sympathisant der AfD. Sie sind jemand, der sagt: Passt mal auf, Leute, das sind einfach Themen, die den Menschen auf den Nägeln brennen, also, lassen Sie uns drüber reden. Also, alle, die Sie in die Ecke der AfD setzen wollen oder gern ja auch Pegida (…) – da können wir klar sagen: Freunde, falsches Pferd. Das ist einfach jemand, der sagt: Okay, das ist ein Zustand, den ich da beschreibe.“

Natürlich ist es ungerecht, (fast) komplett Wort für Wort wiederzugeben, was jemand in einer Live-Situation gesagt hat, nichtsdestotrotz dokumentiert Kindermanns herumeiernder Stream of consciousness recht gut die Hilflosigkeit von Journalisten im Umgang mit Kollegen von rechts. Was für ein journalistisches Selbstverständnis mag sich hinter dem Einfall verbergen, jemanden, der sich geradezu lustvoll einbetoniert hat in der „Ecke der AfD“, aus dieser „Ecke“ herauszuholen? Hahne nimmt die Vorlage dankbar auf: Er schreibe ja nur „Selbstverständlichkeiten“ auf – beziehungsweise das, „was einem der gesunde Menschenverstand sagen müsste“.

was soll ich dazu sagen? zunächst vielleicht, dass ich auch nicht den vollen durchblick in dieser angelegenheit habe, keine türkei-nahost-expertin bin, kampfhandlungen nicht als megaaufregende action empfinde und nur meine gedanken und gefühle wiedergeben kann, die sich aus gehörtem, gelesenem, gesehenem, erfragtem ergeben.

ich halte es für nachvollziehbar und richtig, dass ein land seine grenzen sichern und schützen möchte vor einer terrororganisation, die gebiete beansprucht, die ihr nicht zustehen, kinder entführt und zu soldaten macht, gebiete, über die sie die kontrolle erlangt, ethnisch säubert und der – gefühlt täglich – türkische sicherheitskräfte, aber auch zivilisten zum opfer fallen. und es waren bis jetzt zehntausende opfer.

ich setze keinen jubelschrei an, befürworte aber, dass der einmarsch stattfindet, um dafür zu sorgen, dass in direkter türkischer nachbarschaft kein ethnisch gesäuberter staat mit stalinistisch-atheistischen idealen entsteht.

ich befürworte, dass eine sicherheitszone errichtet werden soll, sodass auch einige flüchtlinge wieder zurück nach syrien können. in der türkei werden stimmen vor allem der linksnationalistischen schwesterpartei der afd, also chp, immer lauter, die die syrer im land am liebsten alle wieder „nach hause“ schicken wollen. die rassisten kennen nun mal keine nächstenliebe, kein leid-teilen, keine barmherzigkeit.

ich möchte außerdem betonen, dass es bei dieser operation nicht um „die kurden“, sondern die auch von der eu und den usa als terrororganisation eingestufte pkk und deren syrischen ableger pyd/ypg geht. ich kenne einige kurden, die voll und ganz hinter diesem einsatz der türkei stehen, weil sie wissen, wofür die pkk steht.

ich hoffe, dass kein einziger zivilist zu schaden, und sei er noch so klein, kommt. ich hoffe aber auch, dass keine türkischen zivilisten und sicherheitskräfte mehr dieser terrororganisation zum opfer fallen.

ps: du weißt sicherlich von den protesten kurdischer mütter vor dem hdp-büro in diyarbakir, warum sie das tun? die hdp ist der politische arm der pkk.

pps: ich habe nur sporadisch eine internetverbindung, also bitte nicht wundern, wenn ich nicht sofort reagiere.

ich verlasse mich darauf, dass im kommentarbereich ein respektvoller umgang unter *menschen* stattfinden wird!

❗️Hz.Muhammed(sav), Arapların değil; Tüm insan ve cinlerin peygamberidir.

❗️Kâbe-i Muazzama, Arapların değil; Allah(cc)’ın Beyti’dir.

❗️Medine-i Münevvere, Arapların değil; Rasûlullâh(sav)’ın şehridir.

❗️Mescîd-i Aksa, Arapların değil; Allah(cc)’ın emanetidir.

❗️Kurân-ı Kerim, Arapların değil; Allah(cc)’ın kitâbıdır.

❗️Türk Milleti, Arabın ya da Acemin değil; Rasûlullah(sav)’ın ordusudur.

❗️Allah(cc), Arapların değil; Âlemlerin Rabbi’dir.

ترکی Törkie Turkije Turquie Tyrkia Török Köztársaság Török Tirkiye Τουρκία Δημοκρατία της Τουρκίας Τουρκία טורקיה तुर्की Թուրքիա Турк

Merkt euch eins!..

Die Türkei führt keinen Krieg. Sie versucht nur Platz für Syrische Flüchtlinge zu schaffen!..

Krieg führt man mit Staaten und nicht mit Terroristen!..

Nablus yarması.. İngilizler, ordumuzdan 360 top, 800 küsur makineli tüfek, 200 kamyon, 44 otomobil, 89 lokomotif, 468 yük ve yolcu vagonu ve tam 1 milyon Reşat altını ele geçirdi. Mustafa Kemal’in umurunda bile değil

FİLİSTİN 1918 / 18 EYLÜL 1918’DE NABLUS’TA

CEPHEDEN KAÇAN MUSTAFA KEMAL…19 GÜN

SONRA HALEP’TE BARON OTELE YERLEŞTİ

7 Ekim 1918. 101 yıl önce bugün. 7’nci Ordu Komutanı Mustafa Kemal, Halep’te Ermeni Armen Mazlumyan tarafından işletilen Baron Otel’e yerleşti. Mustafa Kemal ve onun kolordu komutanları Miralay İsmet (İnönü) ve Miralay Ali Fuat (Cebesoy) ilk defa durup soluk aldılar. Artık rahat rahat içkilerini içebilirler. Peşindeki İngiliz General Allenby henüz Şam’da. Yani, Mustafa Kemal ile Allenby arasında tam 361 kilometre var. Mustafa Kemal’in cepheden kaçması yüzünden 35 bin şehit, 75 bin esir verdik. Yıldırım Ordular Grubu mahvoldu.

. Hikmet Bayur, Türk İnkilap Tarihi c III Ks.3 s:459;

. Belen, Birinci Cihan Harbi’nde Türk Harbi C.V, 1918 Yılı Hareketleri s:106 Doğruer, age s.237

. Genelkurmay ATASE Başkanlığı Arşivi, Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu: Klasör 3705, Dosya 28, Fihrist 21;21-1.

. Şükrü Mahmut Nedim, Filistin Savaşı, 1914-1918, Çev. Abdullah Es, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1995, sayfa 157, 158.

. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1957, cilt 3, Klasör 3, sayfa 456, 457

. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, İstanbul 2004, sayfa 121

. Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Cilt 1 , 4. baskı, Burçak Yayınevi, İstanbul 1968, sayfa 2

1 – Islam Hilâfeti’ni kaldirdilar;

2 – Devletin dini Islam’dir“ ibaresini anayasadan cikardilar;

3 – Seyhülislamligi ve Ser’iyye Vekaletini lagvettiler;

4 – Miras hukukunu degistirdiler;

5 – Dinî nikâhi yasak ettiler;

6 – Kocasi ölen veya bosanan kadinlara ait iddet diye bir sey tanimadilar;

7 – Kadinlarin basörtüsüne karsi ciktilar;

8 – evlilik hukunu değiştirdiler;

9 – Ser’î yemini degistirdiler;

10 – Cocuklari sünnet etmeyi yasakladilar (sonra müsaade edildi);

11- Cuma ve Bayram hutbelerinin sünnet vechi üzere Arabî lisanla okunmasini yasak ettiler;

12 – Islam Hukuku yerine, medenî kanunu getirdiler;

13 – Askerî sancaktan, Kelime-i Tevhid’i kaldirdilar;

14 – Istanbul fethinin Sembolü olan Ayasofya Camisini Müzeye cevirdiler;

15 – Hulefa-i Rasidin levhalarini camilerden indirdiler;

16 – Din derslerini mekteplerden kaldirdilar;

17 – Dinî ve Islamî kuruluslari yasakladilar;

18 – Kur’an harflerini yasak edip, latin harflerini getirdiler;

19 – Camilerde Kur’an ögrenmeyi men ettiler (sonra serbest birakildi);

20 – Ezani Türkcelestirdiler (1950′den sonra yasak kaldirildi)

21 – Kur’an cüzlerinin satisini yasakladilar (sonra serbest birakildi)

22 – Dinî kitaplari Halk Partisi binalarina sokmadilar;

23 – Latin Alfabe getirdiler Arabca yerine

24- Medreseleri kapattilar (hâlâ kapalidir!)

25 – Bir cok cami ve mescidleri camilikten cikardilar;

26 – Türbeleri kapattilar;

27 – Tekkeleri kapattilar;

28 – Milletin basina zorla sapka giydirdiler (giymeyenler asildi)

29 – Ser’î talaki (bosanmayi) tanimadilar;

30 – Millet kürsüsünde „Din zehirdir“ dediler;

31 – „Din fikrini milletin kalbinden silmek icin otuz seneye daha ihtiyacimiz vardir“ dediler;

32 – „Din ve Arapca kitaplari toplayip imha edecegiz! dediler;

33 – Hacca gitmeyi yasakladilar (sonradan bu yasak kaldirildi);

34 – Sarik ve cübbeyi yasakladilar (sonralari tek camilerde müsaade ettiler);

35 – Kâbe levhalarini ve benzeri tasvirleri (resimleri) camilerden indirdiler;

36 – Müslüman kizlarin, gayri müslimlerle evlenmelerine müsaade ettiler;

37 – Süt kardeslerin ve süt annelerin evlenmelerine müsaade ettiler;

38 – Vakfiyye sartlarina riayet etmediler;

39 – Mason localarinin acilmasina müsaade ettiler;

40 – Abidlerde ve tarihi eserlerde Kur’an ayetlerini sildiler;

41 – Tekbir seslerini horladilar;

42 – Ezan seslerini horladilar

43 – Islam Seriat’ini hor gören yazilarin, gazetelerde yazilmasina müsaade ettiler;

44 – „Türk milleti baldiri ciplak bir Arab’in vaz ettigi (koydugu) hükümlere bagli kamalaz“ diye Peygamber’in takhir edilmesine müsaade ettiler;

45 – Peygamber’e, „O deve cobani idi“ diye tahkir edilmesine müsaade ettiler;

46 – Kur’an-i Kerim’in „Ortacagdan kalma hükümlerine bagli kalamayiz“ dedirtiller;

47- Din ehlini her firsatta kücümsediler, hatta daragaclarinda sariklarini boyunlarina doladilar;

48 – Camileri müze ve esya depolari haline getirdiler;

49 – Kur’an okunmasini men ettiler; okuyanlari da alay ile karsiladilar;

50 – Bes vakit namazda Kur’an okunmasini yeltendiler (sonra müsaade edildi)

51 – Bazi haramlari helal saydilar ve satisina müsaade ettiler (icki satisi ve domuz beslenmasi gibi);

52 – „Dedelerimiz Oguz ve Cengiz, Hz. Hüseyin’in dedesine muadil (denk)dir“ demeleriyle, Resul’i Ekrem’i tahkir ettiler;

53 – Bazi okullarda ögretmenler tarafindan din tahkir edilmesine müsaade ettiler;

54 – Hacilarin, haccdan dönüslerinde Tekbir getirdiklerinden dolayi, onlari mahkemelere sevkettiler;

55 – Bazi yerlerde ve camilerde (Masallah) yazilarini kaldirdilar;

56 – Bazi neseli günlerinde icki masalari kurdular ve kadeh tokusturdular;

57 – Bazi seyir ve sürurlarinda ve localarinda „Din ve Arap dilini kapattik“ diye iftihar ettiler;

58 – Bülüg cagina gelmis erkek ve kiz cocuklarinin karisik okumalarini mecbur ettiler;

59 – Büyük erkek ve kiz cocuklarin beraberce oyun ve top oynamalarina müsaade ettiler;

60 – Bastan komünistlerin teskilatlanmalarina müsaade ettiler;

62 – (Vaktiyle) komünist ögretmenlerle köy mekteplerini doldurdular;

63 – Cuma günü tatili pazara cevirdiler;

64 – Hicrî takvimi resmen miladî takvime cevirdiler;

66 – Din devletten ayirmak suretiyle devleti dinin kontrolünden cikardilar;

67 – Alenen ve iftiharla „Biz ickiyi böyle iceriz!“ dediler

68 – Katiller ve caniler icin seriat ceza maddelerini degistirdiler;

69 – Ciplak kadinlari, erkeklerin önünde oynattilar;

70 – Kadinlara secim hakki tanidilar;

71 – Resmî dairelerde kadinlara memuriyet verdiler

72 – Ziyafetler tertip etmek suretiyle, Ramazan’a karsi hürmetsizlik yaptilar;

73 – Dinî bayramlara hürmet göstermediler;

74 – Nikâh, velime (dügün yemegi) ve diger Islamî merasimler icin pazar günleri tercih ettiler;

75 – Erkek ve kadinlari, hatta kizlari mektep cocuklarinin, hal ve hareketlerinde ve bütün kisa elbise ve giyinislerinde hiristiyan kadin ve kizlarina benzettiler,

76 – Dislerini zaruretsiz altin ve gümüsle kaplatma ile süslemelerinde ecnebilere benzettiler;

77 – Denize girmede ve oyun yerlerinde avret yerlerini actilar;

78 – Güzellik yarismalarina kadin ve kizlari kattilar,

79 – Suret ve heykellerle evleri, makamlari, kabirleri, ve meydanlari süslemekte ecnebilere benzediler;

80 – Hatta namaza bile bas acik dudarak yabancilara benzediler;

81 – Hatta camilerde bile kadin-erkek karisik bulunmasini caiz gördüler;

82 – Vicdan hürriyetini men ettiler;

83 – Askeriyeden, tabur imamlarini ve alay müftülerini kaldirdilar;

84 – Dinî nesriyat mevzuunda, basin hürriyetini kaldirdilar,

85 – Hususen kürsü ve minberlerde din hürriyetini yasakladilar;

86 – Dinî örf ve adetleri lagvettiler, hatta alaya aldilar;

87 – Mezarlari yikip, üzerlerine binalar insa ettiler,

88 – Gecmislerimizi ve din büyüklerimizi mütemadiyen hor gördüler, hatta onlara sövdüler;

89 – Irz, namus ve karsi mukaddesata karsi terbiyesizce davrandilar;

90 – Katil, cinayet ve tecavüzleri birbirlerini takip etti;

91 – Her gün, ser ve zarar yapar, su-i istimalde bulunurlar;

92 – Dindarlari hapis ettiler; kendilerine karsi cikanlari da tutukladilar;

93 – Günlük islerini ser’î kanunlara göre degil, dinsiz kanunlara göre yürütüler. Bu suretle „Allah’in indirdigi ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir!“ (Maide, 44) mealindeki bu ayetin sümülüne girmislerdir.

94 – Dinî mevzularda ictimaî hürriyeti yasakladilar;

Bild könnte enthalten: eine oder mehrere Personen und Text

Die sind sich ähnlich. Nur die Nazis haben ein (wenn man so sagen kann) humaneres Menschenbild. Die Nazis sind meist Sozialdarwinisten. Die sehen sich evolutionistisch im Vorteil. Also als die weiter enteickeltere Rasse. Die Zionisten haben ein anderes Menschenbild. In deren Menschenbild sind andere Menschen keine richtigen vollwertigen Menschen. In ihrer Wahnvorstellung denken sie, sie stammten von der wahren Mutter der Menschen ab, die anderen Menschen aber quasi von einem Tier. Auch wenn der ganze Verstand und die Wissenschaften gegen diese Wahnvorstellung sprechen, halten die an ihrem menachenverachtenden Menschenbild fest.

#zam #ankara #istanbul #ulaşım @rterdogan #rte #başkomutan @suleyman_soylu #süleymansoylu #mevlütçavuşoğlu #hulusiakar @dbdevletbahceli @devleti.aliyye #devletbahçeli #selçukbayraktar #türkiye #usta #sondakika #haberler #s400 #iha #siha #atakhelikopteri #borafüzesi #baluk  #obüs #cezeri

@medya.adami @eeumedya @ayseguldeveli @alganruhu @baskana_destek @zekibahce @baha_tekin @bekirtiryaki @cahalsavar @cumhurfrankfurt @misvakcaps @dirilen.millet @muhsindogru19 @ebebiehver1453 @okcuguldane @muteekkidislam.h @neslisultan_ @hetenketenabii @liderlerinreisi @_liderlerinreisi @themarginale @olumune_reis @rte_nehirsen__2023__rte @selamihaktan @yalanyazantarihutansinn @yenideliler  @ekremimamoglu @gurseltekin34 @eczozgurozel @sezgintanrikulu @kilicdaroglu @ekremimamoglu @chp @almila_1299 @reisci.kiz @akrtesu @dargaturk @sabah @trtbelgesel @tugrulselmanoglu @gunesgazete @stargazete @gizliservis06 @ebru.ucar2 @mertarmagan @devleti.aliyye @neslisultan_ @reiss__erdogan @reisci_cocuk @ibb_magdurlari @kemal_okten @hasanturgut444 #istanbul @hikmet_hocaoglu @abdullahciftcib @mertarmagan @gizliarsivtr @eeumedya #barışpınarıharekatı

Yüz Yıllık Prangalar Kırılıyor

 · 

Sade bir vatandaş olan Bilal Bey diyor ki;

„İş icabı on ay İzmir’deydim.

Adamın 600 dönüm arazisi var dönümü 200 000₺.

Sordum, dedemden kaldı diyor.

Deden nereliydi dedim Selanik göçmeniyiz diyor.

Göçeli yüzyıl olmamış çocuklarına 600 dönüm arazi düşmüş.

Benim dedem Çanakkale de şehit oldu.

İbrahim oğlu Ahmet. Üç dönüm arazimiz yok ihtiyacımda yok şükür. Ekmeğimizi helalinden, alnımızın teri ile kazanıyoruz.

Demem o ki dedelerimiz vatan savunmasında, namus uğrunda şehit olurken, çocuğu, kim! bu ne idüğü belirsiz „kimliksizlere“ toprak ve vatandaşlık vermiş.?“

Birileri zengin edilirken, Anadolu’nun VATANPERVER MÜSLÜMAN insanı fakir bırakılmış..

Bugün,

ZENGİN EDİLENLER ekonomi bozuk, Damat gitsin,Erdoğan bitsin diyor..

DEVLET’İMİN TOPRAKLARINI KİM ÇALDI?

BİRAZ SORGULAYIN…

Bild könnte enthalten: Himmel und im Freien

Bu kadar tesadüf sadece müslümanlarda olmaz, görünüşe ve yazdıklarınıza göre bunları gizli bir el evlilik  ile biraraya getirip,bağları iyice sıklaştırma içerisinde,özellikle ticaret,sanat ve bir kısım siyaset hep bu aile lere çalışıyor.herşey bu kadar tesadüf o  la  maz.

İçimizde yardımseverler olduğu gibi, ırk faşisti, mezhep faşisti, aç kalmaktan korkan münafık tiynetli ibineler de var. Bunlar temiz su kuyusundaki suyu murdar eden  sidik damlaları gibidir…sayıları az ama verdikleri zarar çok.

Sahte Kahramanlar

Yunan Harbi; atatürk’e otorite kazandırmak için yapılmıştır. 

Yangın ne kadar büyürse söndüren de o kadar kahraman olacaktı.!

atatürk olmasaydı Yunan Harbi 2,5 yılda değil 6 ayda biterdi 

Kadir Mısırlıoğlu

 #5816AtatürküKorumaz

 CUMÂ HUTBESİNDEN ÖĞÜT;

„Muhakkak ki Allâh adaleti  iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder fenâlığı çirkin işleri ve azgınlığı da yasaklar o böylece size öğüt verir .“

Nahl/90

Der Westafrikanische Franc

Frankreich und der unsichtbare Kolonialismus

Kolonialismus – ein Fehler der Vergangenheit? In West- und Zentralafrika setzt Frankreich die Ausbeutung seiner ehemaligen Kolonien fort – unter anderem über eine Währung, die alte Machtverhältnisse zementiert und die wirtschaftliche Entwicklung blockiert. Die Folgen: Armut, Konflikte und Migration.

Von Benjamin Moscovici

(imago stock&people)

Markt im Senegal: Entwicklungshilfe und Milliardenzahlungen haben den afrikanischen Kontinent nicht aus der Armut geholt (imago stock&people)

 E-Mail

 Teilen

 Tweet

 Pocket

 Drucken

 Podcast

MEHR ZUM THEMA

Umgang mit Kolonialgeschichte „Das Ende der Arroganz“

Elfenbeinküste und Investoren Musterland auf Partnersuche

Afrika-Gipfel „Es braucht mehr Investitionen auf dem afrikanischen Kontinent“

Wirtschaftsgespräch Deutsche Wirtschaft sollte in Afrika aktiver werden

Bundeskanzlerin im Senegal „Wir wollen der Jugend Afrikas alternative Lösungen anbieten“

Frauen mit Kindern an der Hand schieben sich durchs Gedränge, Jugendliche durchwühlen die Berge von Klamotten, die auf Plastikplanen ausgebreitet auf der Straße liegen. Markttag am Rande der Altstadt von Dakar. Die Hauptstadt der ehemaligen französischen Kolonie Senegal ist eines der wirtschaftlichen Zentren Westafrikas. In den vergangenen Jahren hat sich hier eine vergleichsweise starke Mittelschicht gebildet. Doch der Großteil des Landes lebt weiterhin in Armut.

Import billiger als Eigenproduktion

Ein Phänomen, das sich in weiten Teilen Afrikas beobachten lässt: Urbane Eliten auf der einen Seite, große Armut an den Stadträndern und in den ländlichen Gebieten auf der anderen. Woher kommt das und warum haben jahrzehntelange Entwicklungshilfe und Milliardenzahlungen den afrikanischen Kontinent nicht aus der Armut holen können? Dafür gibt es unzählige Gründe. Eine der zentralen Ursachen findet sich hier auf dem Markt in Dakar. Auf den Etiketten der Hosen und T-Shirts finden sich gut bekannte Namen und Marken: Zara, H&M, Wrangler und Co. Alles Secondhand.

In Westafrika liegen einige der wichtigsten Baumwollanbaugebiete der Welt – eine eigenständige Textilindustrie gibt es allerdings kaum. Nicht einmal zehn Prozent der Baumwolle werden vor Ort verarbeitet. Im Normalfall ist es billiger, gebrauchte Kleidung aus Europa zu importieren, als sie in Westafrika zu produzieren. Wie ist das möglich in einem Teil der Welt, in dem Arbeitskraft kaum etwas kostet?

(dpa/Anna Kerber)

Billiger als in Produkte aus dem eigenen Land: Europäische Second-Hand Kleidung auf einem Markt in Afrika (dpa/Anna Kerber)

Wer nach den Gründen dafür sucht, wer den Ursprüngen der Armut in den ehemaligen französischen Kolonien Subsahara Afrikas auf den Grund gehen will, stößt schnell auf ein komplexes Wirtschaftssystem, ein dichtes Netz aus Patronage und Abhängigkeiten: Das Erbe des Kolonialismus – ein System, von dem französische Konzerne genauso profitieren wie afrikanische Machthaber und ihr Umfeld.

Kolonialmacht Frankreich profitiert bis heute

Wie sehr Frankreich auch nach der Unabhängigkeit seiner ehemaligen Kolonien auf seine alten Privilegien bestand, zeigt ein Brief des damaligen französischen Finanzministers Michel Debré an seinen Amtskollegen aus Gabun vom Juli 1960. Darin schreibt Debré unverblümt: „Wir geben euch die Unabhängigkeit unter der Bedingung, dass sich der Staat nach seiner Unabhängigkeit an die vereinbarten Handelsverträge hält. Das eine geht nicht ohne das andere.“

Handelsverträge, die im Gegenzug für die Unabhängigkeit unterzeichnet wurden. Bis heute sichert sich Frankreich mit diesen alten Verträgen einen bevorzugten Zugang zu den Ressourcen in den ehemaligen Kolonien. Im Falle Gabuns heißt es in dem Vertrag beispielsweise: „Die Republik Gabun verpflichtet sich, der französischen Armee strategische und rüstungsrelevante Rohstoffe zur Verfügung zu stellen. Der Export dieser Rohstoffe in andere Staaten ist aus strategischen Gründen nicht erlaubt.“

Rohstoffe weit unter Weltmarktpreisen

Teils wortgleiche Verträge wurden auch mit allen anderen ehemaligen Kolonien in Subsahara-Afrika geschlossen. Im Anhang der Verträge wird erläutert, welche die strategisch wichtigen Rohstoffe sind: Neben konventionellen Energieträgern wie Erdöl, Gas und Kohle sind das auch die radioaktiven Elemente Uran und Thorium, sowie Lithium und Beryllium. Und tatsächlich kauft Frankreich in West- und Zentralafrika bis heute Rohstoffe – weit unter Weltmarktpreisen.

In Niger beispielsweise fördert der staatlich-französische Industriekonzern Orano, ehemals Areva, genug Uran, um damit rund vierzig Prozent des gesamten französischen Bedarfs zu decken, und zahlt dafür rund ein Drittel der üblichen Preise. Niger ist eines der ärmsten Länder der Welt. Es ist das wohl extremste Beispiel für die Ausnutzung von Verträgen, die Frankreich den ehemaligen Kolonien im Gegenzug für ihre Unabhängigkeit aufgezwungen hat. Das Prinzip aber ist in allen betroffenen Staaten gleich.

Mamadou Koulibaly war zunächst Finanzminister der Elfenbeinküste und später zehn Jahre lang Parlamentspräsident. Er sagt: „Die Ausbeutung kommt heute im Gewand der Entwicklungshilfe.“ Der Westen tue so, als würde er Afrika großzügig mit Milliardenzahlungen an Hilfsgeldern überschütten. „Aber in Wahrheit ist das alles Augenwischerei. Dadurch, dass wir unter Weltmarktpreisen nach Frankreich exportieren, verlieren wir weit mehr als wir zurückbekommen.“

Der Franc CFA – Mittel wirtschaftlicher Ausbeutung

Doch es sind nicht nur diese alten Verträge, mit denen sich Frankreich weiterhin wirtschaftliche Vorteile und Einfluss in seinen ehemaligen Kolonien sichert. Das eigentliche Kernstück kolonialer Kontinuität und finanzieller Kontrolle wird allzu leicht übersehen: der Franc CFA; der Franc für die „Colonies francaises d’afrique“, die französischen Kolonien Afrikas. Eine Währung, die von acht westafrikanischen Staaten und sechs Staaten Zentralafrikas verwendet wird. Beide Regionen haben ihre eigene Zentralbank, die Währungen sind allerdings beide mit dem gleichen Wechselkurs an den Euro gebunden und insofern austauschbar. Insgesamt nutzen 150 Millionen Menschen den Franc CFA. 

„Der Franc CFA wird immer dargestellt als eine Währung, die Westafrika eine gewisse ökonomische Stabilität verleihen soll“, erklärt die französische Journalistin und Afrikaexpertin Fanny Pigeaud. Gemeinsam mit dem senegalesischen Ökonomen Ndongo Samba Sylla hat sie gerade ein Buch über den Franc CFA herausgebracht. „Frankreichs unsichtbare Waffe“, lautet der Titel.

(imago stock&people/Seraphine Zounyekpe)

Protest gegen den Franc CFA in Afrika (imago stock&people/Seraphine Zounyekpe)

„Ja, die Westafrikanische Zentralbank verfolgt, durch Verträge mit Frankreich gezwungen, eine Geldpolitik, die die Inflation auf ein Minimum begrenzt. Insofern gibt es wirklich eine gewisse Stabilität, was die Preise angeht. Allerdings blockiert diese erzwungene Stabilität die wirtschaftliche Entwicklung der betreffenden Staaten. Eine eigenständige Geldpolitik ist so unmöglich. Dadurch gibt es zwar eine Stabilität, aber eben eine Stabilität der Armut. Deshalb sagen Ökonomen schon seit Jahren, dass das System reformiert werden muss.“

Frankreich kontrolliert weiter

Die Währung sei 1945 gegründet worden, um die Interessen Frankreichs in den Kolonien durchzusetzen. Sie war ein Mittel der wirtschaftlichen Ausbeutung. An dieser Zielsetzung, so die Expertin, habe sich bis heute nichts geändert. Ex-Finanzminister Mamadou Koulibaly sagt: „Bei der Unabhängigkeit hat man den ehemaligen Kolonien politische Freiheit gewährt, aber man hat das ganze System der kolonialen Ausbeutung aufrechterhalten. Die Unabhängigkeit ist nur eine Fassade.“

Ist das möglich? Kolonialismus im 21. Jahrhundert? Der Franc CFA stellt tatsächlich ein weltweit einzigartiges System der Kontrolle durch eine fremde Macht dar. Zwar wurden die Wörter hinter dem Akronym nach der Unabhängigkeit geändert, sodass CFA heute in Westafrika für „Communauté Financière d’Afrique“ und in Zentralafrika für „Cooperation Financière en Afrique Central“ steht. Aber bis heute wird keine Währung der Welt so stark fremdbestimmt wie der Franc CFA.

Noch immer liegen 50 Prozent der Währungsreserven der insgesamt 14 CFA-Staaten in Frankreich. Das Geld wird in Frankreich hergestellt, und Frankreich hat das alleinige Recht, die Währung auf- oder abzuwerten. In den Zentralbanken West- und Zentralafrikas sitzt jeweils ein französischer Vertreter mit Vetorecht. Ohne Frankreich geht nichts. Devisen, Wechselkurse und Währungsreserven – was auf den ersten Blick dröge klingen mag, erzählt bei genauerem Hinsehen viel über die Ursprünge von Armut, Konflikten und Migration in den ehemaligen französischen Kolonien.

„Der Franc CFA ist ein System finanzieller Repression“

„Ich sage nicht, dass der Franc CFA der einzige Grund für die Unterentwicklung unserer Länder ist. Aber es ist einer der wichtigsten. Der Franc CFA ist ein System finanzieller Repression“, sagt Guy Marius Sagna. Der 39-jährige Aktivist ist Mitbegründer der Bewegung „France Degage“. Übersetzt heißt das so viel wie „Frankreich, zieh ab“. Für seine politischen Aktionen gegen den Franc CFA wurde Sagna bereits mehr als 20 Mal festgenommen. Genau wie die Journalistin Fanny Pigeaud, der Ökonom Ndongo Semba Sylla und der ehemalige Finanzminister der Elfenbeinküste sieht auch Sagna vor allem drei Probleme mit dem Franc CFA: Erstens seine koloniale Vergangenheit, zweitens seine Unflexibilität durch die feste Bindung an den Euro, und drittens eine massive Überwertung. 

Tatsächlich geht es bei dem Franc CFA nicht nur um die Frage nach der Unabhängigkeit der ehemaligen Kolonien oder der Kontinuität französischer Einflusspolitik. Es geht vor allem um die Frage nach dem wirtschaftlichen Sinn und Nutzen der Währung. Und kaum jemand kann den so gut beurteilen wie Abdourahmane Sarr. Sarr hat zehn Jahre für den Internationalen Währungsfond gearbeitet und war von 2007 bis 2009 Berater des IWF bei der Westafrikanischen Zentralbank.

Franc CFA hemmt wirtschaftliche Entwicklung

Aus ökonomischer Perspektive gebe es nicht einen einzigen Grund, am Franc CFA in seiner jetzigen Form festzuhalten, so der Wirtschaftswissenschaftler: „Alle Ökonomen sind sich einig, dass der CFA reformiert werden muss. Erstens hat kein Land der Welt seine Reserven in einem anderen Land, und zweitens ist der CFA zu stark, weil er fix an den Euro gebunden und damit nicht an die westafrikanische Wirtschaftsleistung angepasst ist.“

Was eine zu starke Währung für die Bevölkerung bedeutet, das sieht man auf dem Markt in Dakar, wo man europäische Secondhand-Kleidung statt afrikanischer Kleidung findet. Der Wechselkurs wirkt sich wie eine Subvention auf Importe und eine gleichzeitige Steuer auf Exporte aus. Ökonom Ndongo Semba Sylla: „Wenn wir uns entwickeln und Arbeitsplätze schaffen wollen, dürfen wir nicht nur Rohmaterial produzieren, sondern müssen in die Verarbeitung investieren. Aber mit dem Franc CFA ist das unmöglich.“

Die feste Bindung an den Euro erzeugt nicht nur eine Dynamik, gegen die es fast unmöglich ist, eine florierende Industrie aufzubauen, sie bedeutet auch, dass die CFA-Staaten immer mehr importieren als sie exportieren, sagt der Ökonom: „Seit den sechziger Jahren hatten wir nie eine ausgeglichene Auslandshandelsbilanz. Wir sind immer in einem Außenhandelsdefizit. Dadurch sind wir immer in einer Situation, in der wir Schulden machen.“ Und diese Schulden müssen bedient werden. Jedes Jahr müssen die CFA-Staaten so Milliarden nach Europa überweisen. Allein für die Zinsen auf das geliehene Geld.

„Afrika wurde arm gemacht“

„Man sagt immer Afrika sei arm. Das stimmt nicht. Afrika wurde arm gemacht“, sagt Moona Ya. Die Anfang 30-Jährige sieht sich als Teil einer neuen Generation, die endlich aufräumen will mit dem kolonialen Erbe. Gemeinsam mit Kollegen aus ganz Westafrika hat die Musikerin einen Protestsong aufgenommen. „Sept Minutes contre le Franc CFA“. Sie ist überzeugt, dass die Zeit reif für einen Wandel sei.

Doch nicht nur Frankreich sei jetzt gefragt, auch Europa stehe in der Verantwortung. Seit der Einführung des Euro ist der Franc CFA schließlich nicht mehr an den Französischen Franc, sondern an den Euro gekoppelt. Tatsächlich bedeutete diese Umstellung, dass seither jede Euro-Entscheidung, die bei der EZB in Frankfurt gefällt wird, unmittelbar 150 Millionen Afrikaner betrifft, die bei dieser Entscheidung weder berücksichtigt noch beteiligt wurden.

Moona Ya: „Uns wurde immer gesagt, dass wir uns nicht selbst verwalten könnten, weil wir schwarz sind, weil wir Afrikaner sind. Man hat uns gesagt, die Demokratie sei halt nichts für Afrika, weil die Afrikaner so oder so sind. Aber das ist alles Quatsch! Selbstverständlich können wir uns und unser Geld selbst verwalten.“ Es gebe immer mehr junge Menschen, die das System rund um den Franc CFA nicht länger hinnehmen wollen, sagen Moona Ya und ihre Kollegen. Warum also wird der Franc CFA nicht einfach abgeschafft?

Der Franc CFA trägt nicht die alleinige Schuld

Dafür gibt es verschiedene Gründe. Erstens zeigt ein Blick in die Nachbarstaaten, dass die Abschaffung des Franc CFA bei weitem kein Allheilmittel ist. Beispiel Guinea. Das Land hat die Währung 1960 abgeschafft und durch den guineischen Franc ersetzt. Dennoch ist die wirtschaftliche Situation des Landes mindestens ebenso desaströs wie die der meisten CFA-Staaten.

Nach der Reform tat Frankreich zwar alles Erdenkliche, um Guinea für seinen Austritt aus der Währungsunion zu bestrafen. Was lange nur ein Gerücht war, lässt sich heute historisch belegen: Frankreich ließ damals guineisches Falschgeld drucken, flutete damit das Land und stürzte die Währung in eine katastrophale Inflation. Ein krasser Ausdruck kolonialen Anspruchsdenkens der Regierung des damaligen französischen Staatschefs Charles de Gaulle. Doch die Gründe für die heutigen wirtschaftlichen Probleme des ressourcenreichen Landes sind andere: Misswirtschaft, Korruption und der Ausverkauf der Bodenschätze spielen in Guinea längst eine wichtigere Rolle als die ehemalige französische Kolonialmacht.

Ein anderer Fall ist Mali. Das Land verließ den Franc CFA nach seiner Unabhängigkeit 1960 und trat dann 1984 wieder ein. Es gibt sogar Länder, wie Guinea Bissau, die nie französisch kolonisiert waren und die sich dennoch irgendwann aus freien Stücken entschlossen, Teil der Währungsunion zu werden. Bei aller berechtigten Kritik hat der Franc CFA also doch auch eine gewisse Attraktivität: Der gemeinsame Wirtschaftsraum, der einfachere Handel mit der Eurozone und die Stabilität der Währung sind schlagkräftige Argumente.

Auch afrikanische Eliten profitieren

Doch es gibt noch einen anderen Grund, warum sich der Franc CFA auch mehr als ein halbes Jahrhundert nach der Unabhängigkeit der ehemaligen Kolonien noch hält. Der Ökonom und ehemalige IWF-Berater Abdourahmane Sarr: „Man könnte den Franc CFA morgen reformieren. Die Staatschefs könnten sich treffen und entscheiden, die Reserven aus Frankreich zurückzuholen. Das Problem ist, dass wir nicht die richtige politische Führung haben. Die Elite profitiert von dem überbewerteten CFA. Diese Leute haben kein Interesse daran, dass sich etwas an dem System ändert, das sie reich gemacht hat. Ich sehe niemanden, der hier irgendwem eine Pistole an den Kopf hält. Unsere Politiker handeln aus ihrem freien Willen.“

(AFP/Eric Piermont)

Treffen der Finanzminister der Franc-CFA-Zone in Paris (AFP/Eric Piermont)

Tatsächlich haben verschiedene französische Präsidenten in der Vergangenheit bereits mehrfach geäußert, Reformen des Franc CFA gegenüber offen zu sein. Zuletzt sagte Präsident Emmanuel Macron im November 2017 bei einer Rede vor Studenten der Universität Ouagadougou, der Hauptstadt Burkina Fasos: „Niemand zwingt die Staaten, Mitglied des Franc CFA zu sein. Wenn euer Präsident morgen beschließt, die Union zu verlassen, dann ist Burkina Faso morgen raus aus der Währung. Die afrikanischen Mitgliedsstaaten des Franc CFA sind selbst die Herren über ihr Schicksal. Die Entscheidung liegt ganz bei ihnen.“

Koloniale Kontinuität und Korruption

Ex-Finanzminister Koulibaly ist skeptisch, er habe andere Erfahrungen gemacht, erzählt er: „Ich selbst habe den Franc CFA schon im Jahr 2000 als Finanzminister öffentlich abgelehnt und den Austritt angekündigt. Aber der damalige französische Präsident Jaques Chirac hat alle afrikanischen Präsidenten angerufen und dafür gesorgt, dass General Robert Guèï, der damalige Chef der Militärregierung in der Elfenbeinküste, mich aus der Regierung warf. Am Ende wurde ich aus dem Finanzministerium gedrängt und auf den Posten des Parlamentspräsidenten abgeschoben.“

Verifizieren lässt sich diese Geschichte nicht. Aber sie würde in eine lange Reihe von ähnlichen politischen Interventionen Frankreichs in seinen ehemaligen Kolonien passen: Geheime Putschversuche, Attentate und politische Erpressung. Auch wenn nur die Hälfte davon stimmt, ist das ein dubioses Werk, das dem der USA in Lateinamerika und Teilen des Nahen Ostens in nichts nachsteht. Es ist dieses Gemisch aus kolonialer Kontinuität und wirtschaftlicher Ausbeutung auf der einen Seite, und Korruption, Misswirtschaft und dem Ausverkauf der Rohstoffe durch lokale Eliten auf der anderen, das die Grundlage für die Armut der ehemaligen französischen Kolonien bildet.

Ex-Finanzminister Koulibaly ist überzeugt: „Solange Europa die Politik Frankreichs in der CFA-Zone mitträgt, wird Europa auch die Folgen dieser Politik mittragen müssen. Solange werden Sie mit Massenmigration aus den frankophonen Teilen Afrikas leben müssen.“

rankreich als Abkassierer

http://www.wissenbloggt.de/?p=30395

Als die afrikanischen Kolonien Frankreichs in den 1950er- und 60er-Jahren unabhängig wurden, akzeptierte die französische Regierung die Unabhängigkeitserklärungen nur formal. Sie forderte von den Ländern die Unterschrift unter einen „Pakt zur Fortsetzung der Kolonialisierung“. Was da alles verlangt wird, listet SILICON AFRICA auf:

die „unabhängigen“ Staaten müssen jährlich ihre „kolonialen Schulden“ für die von Frankreich errichtete Infrastruktur an Paris überweisen,

die Staaten sind nach wie vor dazu verpflichtet, etwa 85% (andere Zahl mindestens 65%) ihrer Währungsreserven in der französischen Zentralbank in Paris zu lagern. Dort unterstehen sie der direkten Kontrolle des französischen Finanzministeriums. Die betroffenen Länder haben keinen Zugang zu diesem Teil ihrer Reserven. Nur auf 15% haben die Staaten direkten Zugriff, was von den 85% mehr gebraucht wird, muss vom französischen Finanzministerium zu marktüblichen Zinsen geliehen werden

die französische Regierung verfügt über ein Vorkaufsrecht auf alle neuentdeckten Rohstoffvorkommen in den afrikanischen Ländern,

französische Unternehmen müssen bei der Vergabe von Aufträgen in den Ex-Kolonien bevorzugt behandelt werden. Infolgedessen befinden sich dort die meisten Vermögenswerte in den Bereichen Versorgung, Finanzen, Transport, Energie und Landwirtschaft in den Händen französischer Konzerne,

militärische Ausrüstung und Schulung darf nur in Frankreich geordert werden,

Frankreich hat allerlei Stationierungs- und Eingriffsrechte, siehe oben das Bild von SILICON AFRICA,

offizielle und die Schulsprache müssen französisch sein,

die Staaten müssen die französische Kolonialwährung FCFA (Francs CFA) nutzen,

die Staatsbilanzen müssen Frankreich vorgelegt werden,

keine Militärpakte mit anderen Ländern, außer wenn Frankreich sie erlaubt,

in Krisensituationen müssen die Staaten sich mit Frankreich alliieren.

Die betroffenen Staaten sind Benin, Burkina Faso, Guinea-Bissau, Elfenbeinküste, Mali, Niger, Senegal, Togo, Kamerun, Zentralafrikanische Republik, Tschad, Kongo, Äquatorialguinea und Gabun. Die Führungselite der jeweiligen Länder hat laut Deutsche Wirtschafts Nachrichten keine andere Wahl als die Forderungen zu erfüllen. Sollten sich die afrikanischen Politiker nämlich weigern, droht ihnen ein Attentat oder der Sturz der Regierung. SILICON AFRICA zählt in den letzten 50 Jahren insgesamt 67 Staatsstreiche in 26 afrikanischen Ländern, 16 davon ehemalige Kolonien Frankreichs.

Es werden Beispiele genannt, wie sich etwa Togo weigerte, 40% von seinem Staatshaushalt an Frankreich zu überweisen, und wie es eine eigene Landeswährung drucken wollte. Prompt wurde die Regierung von einer Gruppe ehemaliger Fremdenlegionäre gestürzt und der Präsident bei einem Attentat getötet (der britische Telegraph berichtete am 8.2.05). Die französische Regierung half vier Jahre drauf, den Attentäter zum neuen Präsidenten von Togo zu machen.

Die Regierung in Paris griff laut Deutsche Wirtschafts Nachrichten immer wieder auf ehemalige Fremdenlegionäre zurück, um unliebsame Regierungen in den Ex-Kolonien zu stürzen. So war es in der Zentralafrikanischen Republik, in Burkina Faso, in Benin, in Mali.

Es geht auch anders. Die anderen Kolonialmächte führen solche Maßnahmen nicht durch. Großbritannien scheiterte beim Versuch, den amerikanischen Kolonien die Kosten für den gerade beendeten Franzosen- und Indianerkrieg aufzubürden – das wurde mit der „Boston Tea Party“ und dem Unabhängigkeitskrieg beendet. Schon 1778 gab es den „Taxation of Colonies Act“, mit dem Großbritannien auf Steuern und Abgaben von den Kolonien „British America“ und „British West Indies“ verzichtete. Dasselbe galt für die ehemaligen Kolonien Australien und Kanada. Deren Steuerhohheit liegt spätestens seit der Unabhängigkeitserklärung der Länder bei den dortigen Regierungen.

Auch die ehemalige Kolonialmacht Niederlande erhebt keine Steuern mehr auf ihre ehemaligen Einflussgebiete in Südamerika und Südostasien. Im Gegenteil, die Holländer unterstützten ihre Ex-Kolonien vor ca. 100 Jahren, als die Lage dort durch Kriege desaströs wurde.

Nur Frankreich ist anders. Dort gedenkt die politische Elite anscheinend nicht, die Relikte der Kolonialzeit zu beseitigen und die ehemaligen Kolonien in die vollständige Unabhängigkeit zu entlassen. Offensichtlich herrscht in Paris die Befürchtung vor, dass man ohne die Einnahmen aus Afrika in der wirtschaftlichen Bedeutungslosigkeit versinken könnte. Dazu wird ein Ausspruch des Ex-Präsis Chirac von 2008 zitiert: „Ohne Afrika würde Frankreich in den Rang eines Drittweltlandes abrutschen.“

Der aufrührerische Schluss des SILICON-AFRICA-Artikels: It’s up to us as African to free ourselves, without asking for permission, because I still can’t understand for example how 450 french soldiers in Côte d’Ivoire could control a population of 20 millions people!? Es ist an uns als Afrikanern, uns zu befreien, ohne um Erlaubnis zu fragen. Ich kann nicht verstehen,wie z.B. 450 französische Soldaten in der Elfenbeinküste 20 Millionen Menschen kontrollieren können!?

Für den Hinweis auf das immer noch aktuelle Thema und die Bereitstellung der grundlegenden Informationen dankt wissenbloggt Dr. Günter Dedié.

Eine unabhängige Sicht liefert der überblick 01/2004, Die besondere Beziehung zwischen Frankreich und Afrika: 1 Franc der gemeinsamen Währung von 14 west- und zentralafrikanischen Staaten entsprach 50 F CFA. Bis im Januar 1994 die französische Regierung ihre in der Hauptstadt des Senegal versammelten Partner dazu zwang, den F CFA um 50 Prozent abzuwerten.

Weitere Links dazu: Armes Afrika und Migration durch Übervölkerung und Neukolonialisierung Afrikas?

——–

da hier manche zu blöde sind ihre eigenen Links zu lesen und zu verstehen

LOZAN ANTLAŞMASININ MADDELERİ

newsspecial blog / 4. August 2019

Tarihin bilmediginiz gercekleri. Baris anlasmasi diye yutturulan anlasmayla neleri kaybetmisiz ögrenin.

Güney Sınırı 

20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması gereğince, Fransa ile anlaşılarak güney sınırı kararlaştırılmış, Lozan’da bu sınır sadece teyit edilmiştir.

Irak sınırı 

Irak sınırı uyuşmazlığı çözülememiştir. Antlaşmada, Türk topraklarının tahliyesinden itibaren, bu uyuşmazlığın dokuz ay zarfında dostane bir şekilde halledileceği belirtiliyordu.

Batı Sınırlarımız 

Yunanlılarla batı sınırı, Misak-ı Milli’ye uygun, Mudanya Mütarekesi’nde ön görüldüğü gibi, Meriç nehri sınır olmak üzere düzenlenmiştir. Karaağaç ve çevresi Yunanlılardan alınarak savaş tamiratı karşılığı Türkiye’ye bırakılmıştır. Ege Denizi’nde Bozcaada ve İmroz Türkiye’ye verilmiştir. Ayrıca, Yunanlıların elinde bırakılan Anadolu kıyısına yakın adalar da, askersiz hale getirilmiştir.

Azınlıklar

Birinci Dünya Savaşı’na son veren barış antlaşmalarında azınlıkların himayesine ait hükümler mevcuttur. Lozan Barış Antlaşması’nın bu hususla ilgili hükümleri incelendiğinde, azınlıklar bir ayrıcalığa sahip olmamışlardır. Türk tebaasından sayılan gayri Müslimlerin kanun ve hukuk düzeni önünde eşitliği söz konusu olmuştur. Antlaşmanın 42. maddesi ile gayrimüslim azınlıklar yararına olarak kabul edilen şahsi haklar ile aile hakları, Medeni Kanunumuzun yürürlüğe girmesi ile önem ve anlamını yitirmiştir. Böylece Patrikhanelerin dünya işlerinde ve azınlıkların şahsi muamelelerinde hiç bir yetkileri kalmamıştır.

Kapitülasyonlar

Kapitülasyonlar, adli, mali ve idari sahada yabancılara tanınan imtiyaz ve muafiyetlerdir. Antlaşmanın 28.maddesiyle, kapitülasyonlar bütün sonuçları ile birlikte kaldırılmış ve yeni Türkiye, yüzyıllardan beri çekilen bir beladan sonsuza dek kurtulmuştur.

Savaş Tazminatları

1.Dünya Savaşı’nın galipleri, bizden 1.Dünya Savaşı sebebi ile tazminat talep ettiler. Ayrıca buna ek olarak, işgal masraflarını, kendi tebaalarının zarar ve ziyanlarını da eklemişlerdir. Savaş içinde Almanya’dan borç karşılığı rehini bulunan beş milyon altın ve savaş yıllarında İngiltere’ye sipariş edilen donanma bedeli de kendi ellerinde bulunduğundan, bizlere verilmemiş ve tamirat karşılığı tutulmuştur.

1. Dünya Savaşı’na giren mağlup devletlere ciddi bir mali yük olan bu beladan, geleceğe bir borç bırakılmadan, sadece fiilen elimizde bulunmayan meblağ karşılık gösterilerek, büyük bir başarı ile sıyrılınmıştır.

Türkiye, Yunanistan’ın harbin devamından ve bunun neticelerinden doğan mali vaziyetini dikkate alarak, tamirat hususunda her türlü taleplerinden Karaağaç ve çevresinin Türkiye’ye bırakılması şartı ile vazgeçmiştir.

Borç Sorunu

1854’ten itibaren Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar devam eden Osmanlı amme borçları, Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan istikrazlar da dahil, büyük bir yekün teşkil ediyordu.

Sene tertipleri üzerinde borcun taksimi yerine, sermaye üzerinden borcun taksimi ile esas borç toplamı bir hayli azaltılmıştır. Diğer taraftan bu borçlar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletlere de gelirle orantılı olarak bölünmüştür. Ayrıca, Osmanlı İmparatorluğunun Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’a olan borçları bu devletlerle de yapılan antlaşmalarla 1.Dünya Savaşı’nın galiplerine devredilmiştir.

Osmanlı amme borçlarının diğer çetin bir safhası da tediye edeceğimiz borçların hangi para ile ödenmesi hususunda kendini göstermiştir. Karşı taraf bunu altın veya sterlin olarak talep etmiştir. Biz, Türk parası ve Fransız frangı olarak ödemeyi teklif ettik. Aradaki fark muazzam meblağlara varmasına rağmen, burada da görüşümüz kabul edilmiştir.

Boğazlar

Lozan’da imza olunan en önemli belgelerden biri de, Türk Boğazlarının statüsü ile ilgili sözleşmedir. Boğazlar sorunu, madde 23’de genel olarak yer almış, Barış Antlaşması’na ek Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile ayrıca ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Boğazlardan serbest geçişi, Boğazlar Komisyonunun kurulmasını, boğazların ve civarının askersiz hale getirilmesini hedef tutan ve Milletler Cemiyeti’nin de garantisini sağlayan hükümleri ihtiva eden bu Sözleşme, 1936’da Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir. Milli hakimiyeti sınırlayıcı hükümler kaldırılmış, milli çıkarlarımıza uygun hale getirilmiştir.

 Nüfus Değişimi

Lozan’da çözümlenen bir diğer önemli sorun da, İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler hariç, Türkiye’deki bütün Rumlarla Yunanistan’daki Türklerin değiştirileceğini öngören sözleşmenin, Barış Antlaşması’na ek olarak konmasıdır.

Lozan Barış Antlaşması, Türk Kurtuluş Savaşı’nın sağladığı, Türk milletinin hayati haklarını ve emellerini gerçekleştirdiği bir eserdir. Lozan aynı zamanda, Orta Doğunun en önemli bölgesinde, barış ve güvenliği kurmak ve devam ettirmekle dünya barışına da hizmet etmiştir. Türkiye Lozan’da genel olarak, Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmiştir.

MADDELER

BÖLÜM I

SİYASAL HÜKÜMLER

MADDE 1.

İşbu Anlaşmanın yürürlüğe girişi tarihinden başlayarak, bir yandan İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve öte yandan Türkiye arasında olduğu kadar, bunların uyrukları arasında da, barış durumu kesin olarak kurulmuş olacaktır.

Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacak ve Tarafların ülkelerinde diplomasi ve konsolosluk görevlileri (agents diplomatiques et consulaires), yapılacak özel anlaşmalara halel gelmeksizin, Devletler hukukunun genel ilkeleri uyarınca işlem göreceklerdir.

KESIM I

i.ÜLKEYE İLİŞKİN HÜKÜMLER

MADDE 2

Karadeniz’den Ege Denizi’ne kadar Türkiye’nin sınırları aşağıdaki gibi saptanmıştır

(I sayılı Haritaya bakılması):

1. Bulgaristan ile:

Rezvasya’nın denize döküldüğü yerden, Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarının birleştikleri noktada, Meriç’e kadar:

Bulgaristan’ın Güney sınırı, şimdiki durumuyla saptanmış olduğu gibi;

2. Yunanistan ile:

Buradan, Arda ve Meriç’in birleştikleri yere kadar:

Meriç’in akım yolu;

Buradan Arda kaynağına doğru (vers l’amont de l’Arda) bu nehir üzerinde ve Çörek Köy’ün hemen yakınında olmak üzere arazi üzerinde saptanacak bir noktaya kadar:

Arda’nın akım yolu;

Buradan, Güney-Doğu doğrultusunda, Bosna Köy’ün, nehrin denize döküldüğü yönde (en aval) 1 kilometre uzaklığında bulunan bir noktaya kadar:

Bosna-Köy’ü Türkiye’de bırakan, belli olacak ölçüde düz bir çizgi, Çörek Köy, 5 nci maddede belirtilen Komisyonca, nüfusunun (halkının) çoğunluğunun Türk ya da Rum olarak kabul edileceğine göre Türkiye’ye ya da Yunanistan’a verilecektir; 1 Ekim 1922 den sonra bu köye göç etmiş olanlar hesaba katılmayacaklardır;

Buradan, Ege Denizi’ne kadar;

Meriç’in akım yolu.

MADDE 3

Akdeniz’den İran sınırına kadar, Türkiye’nin sınırı aşağıdaki gibi saptanmıştır:

1. Suriye ile:

20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız Andlaşmasının 8 nci maddesiyle saptanmış olan sınır;

2. Irak ile:

Türkiye ile Irak arasındaki sınır, işbu Andlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak dokuz aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır.

Öngörülen süre içinde iki Hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisine götürülecektir.

Sınır çizgisi konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz Hükümetleri, kesin geleceği [kaderi] bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değişiklik yapacak nitelikte hiç bir askeri ya da başka bir harekete bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.

MADDE 4

İşbu Andlaşmada belirtilen sınırlar, Andlaşmaya eklenmiş 1/1,000,000 ölçekli haritalar üzerine çizilecektir. Andlaşma metni ile haritalar arasında uyuşmazlık çıkarsa, Andlaşma metni üstün tutulacaktır.

MADDE 5

İşbu Andlaşmanın 2 nci maddesinin 2 nci paragrafında tanımlanmış sınırı, toprak [arazi] üzerinde çizmekle, bir Sınırlandırma Komisyonu görevlendirilecektir. Komisyon, Türkiye ile Yunanistan’in -her Devlet için birer temsilci olmak üzere- temsilcilerinden ve bunların üçüncü bir Devletin uyrukları arasında seçecekleri bir Başkan’dan kurulacaktır.

Sınırlandırma Komisyonu, her yerde, yönetsel sınırlarla yerel [mahalli] ekonomik çıkarları, elden geldiği ölçüde göz önünde tutarak, Andlaşmalarda verilmiş tanımlamaları en yakından izlemeye çalışacaktır.

Komisyonun kararları oyçokluğuyla alınacak ve bu kararlar ilgili Taraflar için bağlayıcı nitelikte olacaktır.

Sınırlandırma Komisyonunun giderleri ilgili Taraflarca eşit olarak yüklenilecektir.

MADDE 6

Bir nehrin ya da bir ırmağın kıyılarıyla değil de akım yollarıyla tanımlanan sınırlar bakımından, işbu Andlaşmadaki tanımlamalarda kullanılan „akım yolu“ (mecra „cours“ ya da „chenal“) terimleri, şu anlama gelmektedir: Bir yandan, gemilerin gidiş-gelişine (ulaşıma) elverişli olmayan nehirlerde, akar suyun ya da ana kolunun ortay çizgisi (ligne mYdiane), ve öte yandan, gemilerin gidiş-gelişlerine (ulaşıma) elverişli nehirlerde, ana gidiş-geliş yolunun ortay çizgisi (ligne mYdiane du chenal de navigation principale). Bununla birlikte, akım ya da gidiş-geliş yolunda değişiklikler olması halinde, sınır çizgisinin, bu biçimde tanımlanmış olan akım yoluyla gidiş-geliş yolunu mu izleyeceğini, yoksa, bu yolun, işbu Andlaşmanın yürürlüğe giriş anındaki durumunda olduğu gibi kesin olarak saptanmış mı kalacağını kararlaştırmaya, işbu Andlaşmada öngörülen Sınırlandırma Komisyonu yetkili olacaktır.

İşbu Andlaşmada aykırı bir hüküm bulunmadıkça, deniz sınırları, kıyıya üç milden daha yakın bulunan adaları ve adacıkları da içine alacaktır.

MADDE 7

İlgili Devletler, Sınırlandırma Komisyonuna, görevlerini yerine getirmesi için gerekli her türlü belgeleri, özellikle şimdiki ya da eski sınırların saptanmasına ilişkin tutanakların doğruluğu onanmış örneklerini, elde bulunan en büyük ölçekli bütün haritaları, geodezik verileri, yapılmış fakat yayınlanmamış yerölçmesi [mesaha] haritalarını (levYs), sınırdaki akar suların yatak değiştirmelerine ilişkin bilgileri vermeyi yüklenirler. Türk makamlarının elinde bulunan haritalar, geodezik veriler, yayınlanmamış olsa bile yerölçmesi [mesaha] haritaları, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra en kısa süre içinde, İstanbul’da, Sınırlandırma Komisyonunun Başkanına teslim edilecektir.

İlgili Devletler, bundan başka, bütün belgeleri, özellikle planları, kadastrolarla tapu kütüklerini ve, Komisyon isterse, mülkiyet durumuna ve ekonomik akımlara ilişkin bilgilerle gerekli her çeşit bilgileri Komisyona iletmeleri için yerel makamlara yönergeler [talimat] vermeyi de yükümlenirler.

MADDE 8

İlgili Devletler, Sınırlandırma Komisyonuna, görevlerini yerine getirebilmesi için gerekli olan ulaşım, konut, işgücü ve malzemeye (direkler ve sınır işaretleri) ilişkin her türlü yardımı gerek doğrudan gerekse yerel makamların aracılığıyla yapmayı yükümlenirler.

Özellikle, Türk Hükümeti, Sınırlandırma Komisyonunun görevlerini yerine getirmesinde, gerekli görünürse, teknik personel yardımında bulunmayı yükümlenir.

MADDE 9

İlgili Devletler, Komisyonca konulmuş nirengi noktalarını, sınır işaretlerini, taşlarını, kazık ya da direklerini korumayı yükümlenirler.

MADDE 10

Sınır işaretleri [taş, kazık ya da direkler], birbirinden gözle görülecek uzaklıklarda konulacaktır; bunlara sayı verilecek ve yerleriyle sayıları bir haritaya işlenecektir.

MADDE 11

Sınırlandırmaya ilişkin kesin tutanaklar, bunlara ekli haritalar ve belgeler, her biri de asıl nusha sayılmak üzere, üç nusha olarak düzenlenecektir; bunlardan ikisi sınırdaş Devletlere, üçüncüsü de, doğruluğu onaylanmış birer örneğini işbu Andlaşmayı imzalamış Devletlere gönderecek olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine verilecektir.

MADDE 12

İmroz (Imbros) adası ile Bozcaada (Tenedos) ve Tavşan adaları (Iles aux Lapins) dışında, Doğu Akdeniz adaları ve özellikle Limmi (Lemnos), Semadirek (Semendirek, Samothrace), Midilli (MitylYne), Sakız (Chio), Sisam (Samos) ve Nikarya (Nicaria) adaları üzerinde Yunan egemenliği konusunda 17/30 Mayıs 1913 tarihli Londra Andlaşmasının 5 nci ve 1/14 Kasım 1913 tarihli Atina Andlaşmasının 15 nci Maddeleri hükümleri uyarınca alınan ve 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan Hükümetine bildirilen karar, bu Andlaşmanın, İtalya’nın egemenliği altına konulan ve 15 nci Maddede belirtilen adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak üzere, doğrulanmıştır. İşbu Andlaşmada aykırı bir hüküm bulunmadıkça, Asya kıyısından 3 milden az bir uzaklıkta bulunan adalar, Türk egemenliği altında kalacaktır.

MADDE 13

Barışın sürekli olmasını sağlamak amacıyla, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarında, aşağıdaki tedbirlere uymayı yükümlenir:

1. Bu adalarda hiç bir deniz üssü kurulmayacak, hiç bir istihkam yapılmayacaktır.

2. Yunan askeri uçaklarının Anadolu kıyısı toprakları üstünde uçmaları yasak olacaktır.

Buna karşılık, Türk Hükümeti de askeri uçaklarının bu adalar üstünde uçmalarını yasaklayacaktır.

3. Bu adalarda, Yunan askeri kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısında çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır.

MADDE 14

Türk egemenliği altında kalan İmroz adasıyla Bozcaada, yerel [mahalli] yönetim ile can ve mal güvenliği bakımından, Müslüman-olmayan yerli halka gerekli bütün güvenceyi sağlayan, yerel unsurlardan kurulu bir özel yönetim örgütünden yararlanacaktır. Bu adalarda düzenin korunması yukarıda öngörülen yerel yönetim örgütünün aracılığıyla yerli halktan seçilmiş ve bu örgütün emrinde bulunan bir polis kuvvetince sağlanacaktır.

Rum ve Türk halklarının mübadelesine ilişkin olarak Türkiye ile Yunanistan arasında kararlaştırılmış ya da kararlastırılacak olan hükümler, İmroz ve Bozcaada adaları halkına uygulanmayacaktır.

MADDE 15

Türkiye, aşağıda sayılan adalar üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından İtalya yararına vazgeçer: Bugünkü durumda İtalya’nin işgali altında bulunan Stampalia (Astropolia), Rodos (Rhodes, Rhodos), Kalki (Calki, Khalki), Skarpanto (Scarpanto), Kazos (Casos, Casso), Piskopis (Piscopis, Tilos), Miziroz (Misiros, Nisyros), Kalimnos (Calimnos, Kalymnos), Leros, Patmos, Lipsos (Lipso), Simi (Symi) ve İstanköy (Cos, Kos), adaları ile, bunlara bağlı adacıklar, ve Meis (Castellorizo) adası (2 sayılı Haritaya bakılması).

MADDE 16

Türkiye, işbu Andlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve egemenliği işbu Andlaşmada tanınmış adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir; bu toprakların ve adaların geleceği [kaderi], ilgililerce düzenlenmiştir ya da düzenlenecektir.

İşbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümlere halel vermez.

MADDE 17

Türkiye’nin Mısır ve Sudan üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçisi, 5 Kasım 1914 tarihinden başlayarak yürürlüğe girmiş olacaktır.

MADDE 18

Türkiye, Mısır vergisiyle güvence altına alınmış Osmanlı borçlanmaları -başka bir deyimle 1855, 1891 ve 1894 borçlanmaları- konusundaki bütün yükümlerinden ve borçlarından aklanmıştır [ibra edilmiştir]. Bu üç borçlanmanın hizmetleri için Mısır’ın yaptığı yıllık ödemeler, bugün Mısır Devlet Borcu hizmetlerinin ödenmesinin bir parçasını oluşturmakta olduğundan, Mısır, Osmanlı Devlet Borcuna [Düyun-u Umumiye-i Osmaniye’ye] ilişkin olarak başka her türlü borçlardan aklanmıştır.

MADDE 19

Mısır Devletinin tanınmasından doğan sorunlar, ilgili Devletler arasında saptanacak şartlar içinde, sonradan kararlaştırılacak hükümlerle çözüme bağlanacak ve işbu Andlaşma uyarınca Türkiye’den ayrılan topraklara ilişkin olarak sözü geçen Andlaşmanın hükümleri Mısır Devletine uygulanacaktır.

MADDE 20

Türkiye, İngiliz Hükümetince 5 Kasım 1914 tarihinden ilan edilen, Kıbrıs’ın [İngiltere’ye] katılışını tanıdığını bildirir.

MADDE 21

5 Kasım 1914 tarihinden Kıbrıs adasında yerleşmiş bulunan Türk uyrukları, yerel kanunun saptadığı şartlar içinde, İngiliz uyrukluğunu edinecekler ve bu kimseler Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Bununla birlikte, işbu Andlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak iki yıllık bir süre içinde, Türk uyrukluğunu seçme yetenekleri olacaktır; bu durumda, seçme hakkını (option) kullandıkları tarihi izleyecek oniki ay içinde Kıbrıs adasından ayrılmaları zorunlu olacaktır.

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte Kıbrıs adasında yerleşmiş olup da, bu tarihte, yerel kanunun öngördüğü şartlar içinde yapılmış başvurma üzerine İngiliz uyrukluğunu edinmiş bulunan ya da edinmekte olan Türk uyrukları da bu yüzden Türk uyrukluğunu yitireceklerdir.

şurası kararlaştırılmıştır ki, Kıbrıs Hükümetinin, Türk Hükümetinin rızası olmaksızın Türk uyrukluğundan başka bir uyrukluk edinmiş olan kimselere, İngiliz uyrukluğunu reddetme yeteneği olacaktır.

MADDE 22

Türkiye, 27 nci Maddenin genel hükümlerine halel gelmemek şartıyla, 18 Ekim 1912 tarihli Lausanne Andlaşması ve bu Andlaşmaya ilişkin senetler uyarınca, ne nitelikte olursa olsun, Libya’da yararlandığı bütün haklarının ve ayrıcalıklarının kesin olarak sona erdiğini tanıdığını bildirir.

2.ÖZEL HÜKÜMLER

MADDE 23

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar rejimine ilişkin bugünkü tarihle yapılmış olan Sözleşmede öngörüldüğü üzere Çanakkale Boğazı’nda, Marmara Denizi’nde ve Karadeniz Boğazı’nda, denizden ve havadan, barış zamanında olduğu gibi savaş zamanında da, geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) serbestliği ilkesini kabul ve ilan etmekte görüş birliğine varmışlardır. [Boğazlar rejimine ilişkin olarak bugünkü tarihle yapılmış] bu Sözleşme, Yüksek Taraflar bakımından, sanki bu Andlaşmanın içindeymiş gibi, aynı güç ve değerde olacaktır.

MADDE 24

İşbu Andlaşmanın 2 nci Maddesinde tanımlanan sınır rejimine ilişkin olarak bugünkü tarihte yapılmış olan Sözleşme, işbu Andlaşmaya taraf olan Devletler bakımından, sanki bu Andlaşmanın içindeymiş gibi, aynı güç ve değerde olacaktır.

MADDE 25

Türkiye kendisiyle yan yana savaşmış olan Devletlerle öteki Bağıtlı Devletler arasında yapılmış Barış Andlaşmaları ile ek Sözleşmeleri tam geçerli olarak tanımadığı, eski Alman İmparatorluğu, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan topraklarına ilişkin olarak alınmış ya da alınacak kararları kabul etmeyi ve yeni Devletler [bu andlaşmalarda] saptanan sınırlar içinde tanımayı yükümlenir.

MADDE 26

Türkiye, şimdiden, Almanya’nın, Avusturya’nın, Bulgaristan’ın, Yunanistan’ın, Macaristan’ın, Polonya’nın, Romanya’nın, Sırp-Hırvat-Sloven Devletinin ve Çeko-Slovakya Devletinin sınırlarını -işbu sınırlar 25 nci Maddede belirtilen Andlaşmalar ya da bunları tamamlayıcı bütün sözleşmelerde saptanmış olduğu ya da saptanabileceği üzere- tanıdığını ve kabul ettiğini bildirir.

MADDE 27

Türk ülkesinin dışında, işbu Andlaşmayı imzalayan öteki Devletlerin egemenliği ya da koruyuculuğu (protectorat) altında bulunan ülkelerin uyrukları ile Türkiye’den ayrılmış ülkelerin uyrukları üzerinde, Türk Hükümeti ya da Türk makamlarınca, siyasal, yasamaya ya da yönetime iliskin herhangi bir nedenle olursa olsun, hiç bir güç ya da yetki kullanılmayacaktır.

şurası kararlastırılmıştır ki, Müslüman din makamlarının ruhani yetkilerine halel verilmiş değildir.

MADDE 28

Bağıtlı Yüksek Taraflar, her biri kendi yönünden, Türkiye’de Kapitülasyonların her bakımdan kaldırıldığını kabul ettiklerini bildirirler.

MADDE 29

Fransız uyrukluğundaki Fas’lılara ve Tunus’lulara, Türkiye’de, her bakımdan, öteki Fransız uyruklarına uygulanan rejim uygulanacaktır.

Libya uyrukluğunda olanlara, Türkiye’de, her bakımdan, öteki İtalyan uyruklarına uygulanan rejim uygulanacaktır.

İşbu Maddenin hükümleri, Türkiye’de, yerleşmiş, Tunus, Libya ve Fas kökenli kimselerin uyrukluğunu etkilememektedir.

Buna karşılık, Türk uyrukları, halkı 1 nci ve 2 nci fıkraların hükümlerinden yararlanan ülkelerde, Fransa ile Italya’da yararlandıkları aynı rejimden yararlanacaklardır.

Birinci fıkradaki hükümlerden halkı yararlanan ülkelerden gelen ya da bu ülkelere gönderilen mallara [ticaret esyaşına] Türkiye’de uygulanacak rejim ile, buna karşılık, Türkiye’den gelen ya da Türkiye’ye gönderilecek mallara bu ülkede uygulanacak rejim, Fransız Hükümeti ile Türk Hükümeti arasında anlaşma ile saptanacaktır.

KESIM II

UYRUKLAR

MADDE 30

İşbu Andlaşmanın hükümleri uyarınca, Türkiye’den ayrılmış ülkelerde yerleşmiş Türk uyrukları hukukça (de plein droit) ve yerel yasaların öngördüğü şartlarla, bu ülke hangi Devlete bırakılmışsa o Devletin uyruğu olacaklardır.

MADDE 31

Onsekiz yaşını aşmış olup da Türk uyrukluğunu yitiren ve 30 ncu Madde uyarınca hukuk açısından yeni bir uyrukluk edinmiş bulunan kimseler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, iki yıllık bir süre içinde Türk uyrukluğunu seçebileceklerdir.

MADDE 32

İşbu Andlaşma uyarınca, Türkiye’den ayrılan bir ülkede yerleşmiş ve bu ülkede halkın çoğunluğundan soy [ırk] bakımından ayrı olan, 18 yaşını aşmış kimseler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak iki yıllık bir süre içinde, halkın çoğunluğu seçme hakkını (droit d’option) kullanan kişinin soyundan olan Devletlerden birinin uyrukluğunu, bu Devletin de buna razı olması şartıyla, edinebileceklerdir.

MADDE 33

31 nci ve 32 nci Maddelerdeki hükümler uyarınca, seçme haklarını (droit d’option) kullanan kimseler, bunu izleyen oniki ay içinde konutlarını [ikametgahlarını], seçme haklarını hangi Devlet için kullanmışlarsa o Devletin ülkesine taşıtmak zorundadırlar.

Bu gibi kimseler, seçme haklarını kullanmazdan önce, oturmakta oldukları öteki Devletin ülkesinde malik oldukları taşınmaz malları ellerinde tutmakta serbest olacaklardır.

Bu gibi kimseler, her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürebileceklerdir. Bu yüzden, kendilerinden, bu malların çıkarılışı ya da sokuluşu için hiç bir vergi ya da resim alınmayacaktır.

MADDE 34

İşbu Andlaşmanın hükümleri uyarinca, Türkiye’den ayrilan bir ülkenin yerli halkindan olup, 18 yasini asmis ve İşbu Andlaşmanın yürürlüge girdigi tarihte yabanci ülkelerde yerlesmis bulunan Türk uyrukları, Türkiye’den ayrilan ülkelerde yetkilerini [otoritelerini] kullanan Hükümetlerle, yerlesmis bulunduklari ülkelerin Hükümetleri arasında yapilmasi gerekli görülebilecek anlasmalar sakli kalmak üzere, yerli halkinda olduklari ülkedeki uyruklugu seçebilirler. Bu seçme hakkı (droit d’option), İşbu Andlaşmanın yürürlüge girdigi tarihten baslayarak iki yillik bir süre içinde kullanilmalidir.

MADDE 35

Bagitli Devletler, İşbu Andlaşmada, ya da Almanya, Avusturya, Bulgaristan ya da Macaristan ile yapilmis Barış Andlaşmalarinda, ya da Türkiye’den baska bagitli Devletlerle ya da onlardan biriyle Rusya arasında, ya da kendileri arasında yapilmis bir Andlaşmada öngörülen ve ilgililere, kendileri için edinilmesi mümkün her hangi bir uyrukluga geçme olanagini saglayan seçme hakkının (droit d’option) kullanilmasina, herhangi bir engel çikartmamayi yükümlenirler.

MADDE 36

İşbu Kesimdeki hükümlerin uygulanmasinda, her bakimdan, evli kadinlarin durumu kocalarinin, ve 18 yasindan küçük çocuklarin durumu da ana-babalarinin durumuna göre ayarlanacaktir.

KESIM III

AZINLIKLARIN KORUNMASI

MADDE 37

Türkiye, 38 nci Maddeden 44 ncü Maddeye kadar olan Maddelerin kapsadigi hükümlerin temel yasalar olarak taninmasini ve hiç bir kanunun, hiç bir yönetmeligin (tüzügün) ve hiç bir resmi islemin bu hükümlere aykiri ya da bunlarla çelisir olmamasini ve hiç bir kanun, hiç bir yönetmelik (tüzük) ve hiç bir resim islemin söz konusu hükümlerden üstün sayilmamasini yükümlenir.

MADDE 38

Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, dogum, bir ulusal topluluktan olma [milliyet, nationalitY], dil, soy ya da din ayirimi yapmaksizin, hayatlarini ve özgürlüklerini korumayi tam ve eksiksiz olarak saglamayi yükümlenir.

Türkiye’de oturan herkes, her inancin, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallariyla çatismayan gereklerini, ister açikta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktir.

Müslüman-olmayan azinliklar, bütün Türk uyruklarına uygulanan ve Türk Hükümetince, ulusal savunma amaciyla ya da kamu düzeninin korunmasi için, ülkenin tümü ya da bir parçasi üzerinde alinabilecek tedbirler sakli kalmak sartiyla, dolasim ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardir.

MADDE 39

Müslüman-olmayan azinliklara mensup Türk uyrukları, Müslümanlarin yararlandiklari ayni yurttaslik [medeni] haklariyla siyasal haklardan yararlanacaklardir.

Türkiye’de oturan herkes, din ayirimi gözetilmeksizin, kanun önünde esit olacaktir.

Din, inanç ya da mezhep ayriligi, hiç bir Türk uyrugunun, yurttaslik haklariyla [medeni haklarla] siyasal haklarindan yararlanmasina, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükseltilme, onurlanma ya da çesitli mesleklerde ve is kollarinda çalisma bakimindan, bir engel sayilmayacaktir.

Herhangi bir Türk uyrugunun, gerek özel gerekse ticaret iliskilerinde, din, basin ya da her çesit yayin konulariyla açik toplantilarinda, diledigi bir dili kullanmasina karsi hiç bir kisitlama konulmayacaktir.

Devletin resmi dili bulunmasina ragmen, Türkçeden baska bir dil konusan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakimindan uygun düsen kolayliklar saglanacaktir.

MADDE 40

Müslüman-olmayan azinliklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakimindan hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla ayni islemlerden ve ayni güvencelerden [garantilerden] yararlanacaklardir. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayir kurumlariyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer ögretim ve egitim kurumlari kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularinda esit hakka sahip olacaklardir.

MADDE 41

Genel [kamusal] egitim konusunda, Türk Hükümeti, Müslüman-olmayan uyrukların önemli bir oranda oturmakta olduklari il ve ilçelerde, bu Türk uyruklarınin çocuklarina ilk okullarda ana dilleriyle ögretimde bulunulmasini saglamak bakimindan, uygun düsen kolayliklari gösterecektir. Bu hüküm, Türk Hükümetinin, söz konusu okullarda Türk dilinin ögrenimini zorunlu kilmasina engel olmayacaktir.

Müslüman-olmayan azanliklara mensup Türk uyruklarınin önemli bir oranda bulunduklari il ve ilçelerde, söz konusu azinliklar, Devlet bütçesi, belediye bütçesi ya da öteki bütçelerce, egitim, din ya da hayir islerine genel gelirlerden saglanabilecek paralardan yararlanmaya ve pay ayrilmasina hak gözetirlige uygun ölçülerde katilacaklardir.

Bu paralar, ilgili kurumlarin (Ytablissements et institutions) yetkili temsilcilerine teslim edilecektir.

MADDE 42

Türk Hükümeti, Müslüman-olmayan azinliklarin aile durumlarilya [statüleriyle, aile hukukuyla] kisisel durumlarin [statüleri, kisi halleri] konusunda, bu sorunlarin, söz konusu azinliklarin gelenek ve görenekleri uyarinca çözümlenmesine elverecek bütün tedbirleri almagi kabul eder.

Bu tedbirler, Türk Hükümetiyle ilgili azinliklardan her birinin esit sayida temsilcilerinden kurulu özel Komisyonlarca düzenlenecektir. Anlasmazlik çikarsa, Türk Hükümetiyle Milletler Cemiyeti Meclisi, Avrupa’li hukukçular arasından birlikte seçecekleri bir üst-hakem atayacaklardir.

Türk Hükümeti, söz konusu azinliklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarina tam bir koruma saglamayi yükümlenir. Bu azinliklarin Türkiye’deki vakiflarina, din ve hayir isleri kurumlarina her türlü kolayliklar ve izinler saglanacak ve Türk Hükümeti, yeniden din ve hayir kurumlari kurulmasi için, bu nitelikteki öteki özel kurumlara saglanmis gerekli kolayliklardan hiç birini esirgemeyecektir.

MADDE 43

Müslüman-olmayan azinliklara mensup Türk uyrukları, inançlarina ya da dinsel ayinlerine aykiri herhangi bir davranista bulunmaga zorlanamayacaklari gibi, hafta tatili günlerinde mahkemelerde hazir bulunmalari ya da kanunun öngördügü herhangi bir islemi yerine getirmemeleri yüzünden haklarini yitirmeyeceklerdir.

Bununla birlikte bu hüküm, söz konusu Türk uyruklarıni, kamu düzeninin korunmasi için, öteki Türk uyruklarına yükletilen yükümler disinda tutar anlamina gelmeyecektir.

MADDE 44

Türkiye, bu Kesimin bundan önceki Maddelerdeki hükümlerin, Türkiye’nin Müslüman-olmayan azinliklariyla ilgili oldugu ölçüde, uluslararasi nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi [garantisi] altina konulmalarini kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çogunlugunca uygun bulunmadikça, degistirilemeyecektir. Ingiliz Imparatorlugu, Fransa, Italya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin çogunlugunca razi olunacak herhangi bir degisikligi reddetmemegi, İşbu Andlaşma uyarinca kabul ederler.

Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden herhangi birine aykiri herhangi bir davranisi ya da böyle bir davranista bulunma tehlikesini Meclise sunmaga yetkili olacagini ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkili sayacagi yolda davranabilecegini ve gerekli görecegi yönergeleri [talimati] verebilecegini kabul eder.

Türkiye, bundan baska, bu maddelere iliskin olarak, hukuk bakimindan ya da uygulamada, Türk Hükümetiyle imzaci öteki Devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir baska Devlet arasında görüs ayriligi çikarsa, bu anlasmazligin, Milletler Cemiyeti Misakinin 14 ncü Maddesi uyarinca uluslararasi nitelikte sayilmasini kabul eder. Türk Hükümeti, böyle bir anlasmazligin, öteki taraf isterse, Milletlerarasi Daimi Adalet Divanina götürülmesini kabul eder. Divanin karari kesin ve Milletler Cemiyeti Misakinin 13 ncü maddesi uyarinca verilmis bir karar gücünde ve degerinde olacaktir.

MADDE 45

Bu Kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin Müslüman-olmayan azinliklarina taninmis olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azinliga taninmistir.

BÖLÜM III

MALI HÜKÜMLER

KESIM I

OSMANLI DEVLET BORCU

MADDE 46

İşbu Kesime ekli çizelgede belirtildigi üzere, Osmanli Devlet Borcu [Düyun-u Umumiye-i], Türkiye, 1921-1913 Balkan Savaslari sonucu olarak kendilerine Osmanla Imparatorlugundan topraklar katilmis Devletler, İşbu Andlaşmanın 12 nci ve 15 nci Maddelerinde belirtilen adalarla, bu Maddenin son fikrasinda belirtilen toprak parçasi kendilerine birakilmis olan Devletler ve, son olarak, İşbu Andlaşma uyarinca Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis Asya topraklari üzerinde yeni kurulan Devletler arasında, İşbu Kesimde belirtilen sartlar içinde, bölüstürülecektir. Bundan baska, yukarıda belirtilen bütün bu Devletler, 53 ncü Maddede gösterilen tarihlerden baslayarak, Osmanli Devlet Borcu hizmetlerinin ödenmesine iliskin yillik yükümlere [taksitlere] de, İşbu kesimde belirtilen sartlar içinde, katilacaklardir.

Türkiye, 53 ncü Maddede belirtilen tarihlerden baslayarak, öteki Devletlere yükletilmis katilma paylarindan artik hiç bir biçimde sorumlu tutulmayacaktir.

1 Agustos 1914 tarihinde Osmanli egemenligi altinda olup, Türkiye’nin, İşbu Andlaşmanın 2 ncü Maddesinde saptanan sınırlari disinda bulunan Trakya arazi, Osmanli Devlet Borcunun bölüstürülmesi konusunda, İşbu Andlaşma uyarinca Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis gibi sayilacaktir.

MADDE 47

Osmanli Devlet Borcu [Düyun-u Umumiye-i Osmaniye] Meclisi, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak üç aylik bir süre içinde İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde yazili borçlanmalara iliskin olan ve ilgili Devletlerden her birine düsen yillik taksitlerin tutarini, 50 nci ve 51 nci Maddelerde kabul edilmis esaslara dayanarak saptayacak ve bu tutari sözü geçen Devletlere bildirecektir.

Bu Devletler, Osmanli Borcu Meclisinin bu konudaki çalismalarini izlemek üzere, Istanbul’a temsilciler gönderebileceklerdir.

Osmanli Devlet Borcu Meclisi, Bulgaristan ile yapilmis 27 Kasim 1919 tarihli Andlaşmanın 134 ncü Maddesinde öngörülen görevleri de yerine getirecektir.

İşbu bu Maddede yazili ilkelerin uygulanmasi konusunda, ilgili taraflar arasında dogabilecek her türlü anlasmazliklar, 1 nci fikrada belirtilen bildirinin yapilmasi tarihinden baslayarak en çok bir ay içinde, Milletler Cemiyeti Meclisinden atanmasi rica edilecek bir hakeme sunulacak ve bu hakem, en çok üç aylik bir süre içinde kararini verecektir. Hakemin kararlari kesin olacaktir. Anlasmazligin sözü geçen hakeme sunulmus olmasi, yillik taksitlerin ödenmesini geciktirmeyecektir.

MADDE 48

İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen Osmanli Devlet Borcunun aralarinda bölüstürülecegi, Türkiye’den baska Devletler, 47 nci Maddede öngörülen aylik taksitlerden her birine düsen pay konusunda, 47 nci Madde uyarinca kendilerine yapilacak bildiri gününden baslayarak üç aylik bir süre içinde, Osmanli Devlet Borcu Meclisine, kendi paylarinin güvence altina alinmasi için yeterli saglancalar [karşılıklar, rehinler] vereceklerdir. Bu saglancalar yukarıda belirtilen süre içinde gösterilmemis olursa, ya da bu saglancalarin uygun olup olmadigi konusunda anlasmazlik çikarsa, İşbu Andlaşmanın Imzacisi Devletlerden herhangi birince, Milletler Cemiyeti Meclisine basvurulabilecektir.

Milletler Cemiyeti Meclisi, saglanca olarak ayrilan gelirlerin toplanmasini, aralarinda Borcun bölüstürülmüs oldugu, Türkiye disindaki Devletlerde bulunan uluslararasi maliye örgütlerine emanet edebilecektir. Milletler Cemiyeti Meclisinin kararlari kesin olacaktir.

MADDE 49

Ilgili Devletlerden her birine düsecek yillik taksitler tutarinin 47 nci Madde hükümleri uyarinca kesin olarak saptanmasina girişilecegi günden baslayarak bir aylik bir süre içinde, İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen Osmanli Devlet Borcunun nominal anaparasinin bölüstürülme yol ve yöntemlerini saptamak üzere, Paris’de bir komisyon toplanacaktir. Bu bölüstürme, yillik taksitlerin bölüstürülmesi için kabul edilen oranlara göre, borçlanma sözlesmeleriyle İşbu Kesimin hükümleri göz önünde tutularak, yapilacaktir.

1 nci fikrada öngörülen Komisyon, Türk Hükümetinin bir temsilcisiyle, Osmanli Devlet Borcu Meclisinin temsilcilerinden, Birlestirilmis Borç ve Ikramiyeli Türk Tahvilleri [Düyun-u Muvahhide ve Ikramiyeli Türk Tahvilati, la Detta unifiYe et les Lots turc] disinda kalan Osmanli Devlet Borcunun bir temsilcisinden ve ilgili Devletlerden her birinin atayabilecegi birer temsilciden kurulacaktir. Komisyonda görüs birligine varilamayacak bütün sorunlar, 47 nci Maddenin 4 ncü fikrasinda öngörülen hakeme sunulacaktir.

Türkiye, kendi payini temsil etmek üzere yeni borç senetleri çikarmaga karar verirse, Borç anaparasinin bölüstürülmesi, önce, Türkiye bakimindan, Türk Hükümetinin temsilcisinden, Osmanli Devlet Borcu temsilcisinden ve Birlestirilmis Borç ve Ikramiyeli Türk Tahvilleri disindaki borcun temsilcilerinden kurulu bir Komitece yapilacaktir. Yeni çikartilmis borç senetleri Komisyona teslim edilecektir; Komisyon da, bunlarin, bir yandan Türkiye’nin aklanmis [ibra edilmis] oldugunu, öte yandan da borç senetlerini ellerinde bulunduranlarin, Osmanli Devlet Borcundan kendilerine bir pay düsen öteki Devletlere karsi haklarini göz önünde tutarak, borç senetlerini ellerinde bulunduranlara verilmesini saglayacaktir. Osmanli Devlet Borcundan her Devlete düsecek payi temsil etmek üzere çikartilacak senetler, Bagitli Yüksek Taraflarin ülkelerinde, her türlü damga resimlerinden ya da bu senetlerin çikartilmasinin yol açabilecegi her çesit vergilerden bagisik tutulacaktir.

Ilgili Devletlerden her birine düsecek yillik taksitlerin ödenmesi, İşbu Maddenin, nominal anaparanin bölüstürülmesine iliskin hükümleri yüzünden, ertelenmeyecektir.

MADDE 50

Yillik taksitlerin 47 nci Maddede öngörülen bölüstürülmesi ile, Osmanli Devlet Borcu [Düyun-u Umumiye-i Osmaniye] nominal anaparanin 49 ncu Maddede sözü edilen bölüstürülmesi, asagidaki gibi yapilacaktir:

(1) 17 Ekim 1912 tarihinden önce borçlanmalar ve onlara iliskin yükümler, 1912-1913 Balkan Savaslarindan sonraki durumda Osmanli Imparatorlugu ile, Balkan Savaslari sonucunda Osmanli Imparatorlugundan toprak almis Balkan Devletleri ve İşbu Andlaşmanın 12 nci Maddesinde belirtilen adalar kendilerine verilmis olan Devletler arasında bölüstürülecektir; bu savaslara son veren Andlaşmalarin ya da sonradan yapilan Andlaşmalarin yürürlüge girislerinden bu yana meydana gelen ülke degisiklikleri de göz önünde tutulacaktir.

(2) Bu ilk bölüstürmeden sonra, Osmanli Imparatorlugunun üzerinde kalmis borçlanmalarin ve onlara iliskin yillik taksitlerin, 17 Ekim 1912 ile 1 Kasim 1914 tarihi arasında, Osmanli Imparatorlugunun yapmis oldugu borçlanmalarin ve bunlara iliskin taksitlerin ertelenmesiyle artmis olan geri kalan parçasi [bakiyesi], Türkiye ile, bu Andlaşma uyarinca kendilerine Osmanli Imparatorlugundan toprak katilmis Asya’da yeni kurulmus Devletler ve bu Andlaşmanın 46 nci Maddesinde belirtilen topragin kendisine verilmis bulundugu Devlet arasında bölüstürülecektir.

Anaparanin bölüstürülmesi, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişi tarihinde her borçlanmanin anaparasinin tutari üzerinden yapilacaktir.

MADDE 51

50 nci Maddede öngörülen bölüstürme sonucu olarak, Osmanli Devlet Borcu’nun [Düyun-u Umumiye-i Osmaniye’nin] yillik borçlarindan, ilgili her Devlete düsen pay söyle saptanacaktir:

(1) 50 nci Maddenin lik fikrasinda öngörülen bölüstürme için, önce, 12 nci ve 15 nci Maddelerde belirtilen adalar ile, Balkan Savaslari sonucunda Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis topraklarin tümüne düsen payin saptanmasina girişilecektir. Bu payin 50 nci Maddenin 1 nci paragrafi hükümleri uyarinca bölüstürülmesi gereken yillik taksitler toplam tutarina göre tutari, yukarıda sözü geçen adalarla topraklarin, birlikte hesaplanan ortalama genel gelirinin, Osmanli Imparatorlugunun 1910-1911 ve 1911-1912 mali yillari içindeki -1907 yilinda konulmus ek gümrük vergisi gelirini de kapsamak üzere- ortalama genel gelirine olan oranina esit oranda olacaktir.

Böylece saptanan tutar, daha sonra, bir önceki fikrada öngörülen topraklar kendilerine verilmis bulunan Devletler arasında bölüstürülecektir; bu islem üzerine, sözü geçen Devletlerin her birine düsen payin, aralarinda bölüsülen toplam tutara göre orani, Balkan Savaslari sonucunda Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis bütün topraklar ile 12 nci ve 15 nci Maddelerde belirtilen adalarin -1910-1011 ve 1911-1912 mali yillari içindeki- genel ortalama geliri oraniyla ayni oranda olacaktir. Bu fikrada öngörülen gelirlerin hesaplanmasinda, gümrük vergi gelirleri dikkate alinmayacaktir.

(2) 46 nci Maddenin son fikrasinda belirtilen topragi da kapsamak üzere, İşbu Andlaşma uyarinca Osmanli Imparatorlugundan ayrilan topraklara gelince, ilgili Devletlerden her birine düsen payin, 50 nci Maddenin 2 nci fikrasi hükümleri uyarinca bölüstürülecek yillik taksitlerin toplam tutarina göre tutari, ayrilan topraklarin ortalama gelirinin 1910-1911 ve 1911-1912 mali yillari içindeki -1907 yilinda konulmus ek gümrük vergisi gelirini de kapsamak üzere- Osmanli Imparatorlugunun, 1 nci paragrafta belirtilen topraklarla adalarin payinin düsülmesinden sonraki ortalama toplam gelirine olan oranina esit oranda olacaktir.

MADDE 52

İşbu Kesime bagli çizelgenin (B) Bölümünde öngörülen öndelikler [avanslar], Türkiye ile 46 nci Maddede belirtilen öteki Devletler arasında, asagidaki sartlar içinde bölüstürülecektir:

(1) Çizelgede gösterilen ve 17 Ekim 1912 tarihinde varolan öndeliklerin, İşbu Andlaşmanın yürürlüge konulmasi tarihinde ödenmemis bulunan anaparasi varsa, İşbu anapara ile, bunun, 53 ncü Maddenin birinci fikrasinda belirtilen tarihlerden bu yana birikmis faizleri ve bu tarihlerden sonra yapilmis bulunan ödemeler, 50 nci maddenin birinci paragrafi ile 51 nci maddenin birinci paragrafi hükümleri uyarinca bölüstürümecektir.

(2) Bu ilk bölüstürmeden sonra, Osmanli Imparatorlugu üzerinde kalan borçlara ve bu Imparatorlukça 17 Ekim 1912 ve 1 Kasim 1914 tarihleri arasında alinmis ve çizelgede gösterilen öndeliklere gelince, İşbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinde ödenmemis anapara varsa, bu anapara ile, bunun, 1 Mart 1920 tarihine kadar birikmis faizleri ve bu tarihten sonra yapilmis ödemeler, 50 nci Maddenin 2 nci paragrafi ile 51 nci Maddenin 2 nci paragrafi hükümleri uyarinca bölüstürülecektir.

Osmanli Devlet Borcu Meclisi, söz konusu öndeliklerden [avanslardan] ilgili Devletlerden her birine düsen payin tutarini, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak üç aylik bir süre içinde saptayacak ve bu tutari söz konusu Devletlere bildirecektir.

Türkiye’den baska Devletlerin borçlu tutulduklari paralar, bu Devletlerce, Osmanli Devlet Borcu Meclisine ödenecek, ya da Türkiye’nin bu Devletler hesabina gerek faiz gerekse borcun karsiligi olarak ödemis bulundugu para tutarina esit bir tutari buluncaya kadar, Türk Hükümeti hesabina gelir yazilacaktir.

Bir önceki fikrada öngörülen ödemeler, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak yillik bes esit taksitle yapilacaktir. Söz konusu ödemelerin Osmanli Imparatorlugunun alacaklilarina yapilacak parçasi, öndeki sözlesmelerinde sart kosulan faizleri de kapsayacak ve Türk Hükümetine düsen parçasi ise faizsiz ödenecektir.

MADDE 53

Balkan Savaslari sonucunda Osmanli Imparatorlugundan ayrilan topraklari kendilerine katmis olan Devletlerce ödenmesi gereken, İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde belirtilmis bulunan Osmanli Devlet Borcu borçlanmalarinin yillik taksitleri, bu topraklarin sözü geçen Devletlere katilmasini saglamis bulunan Andlaşmalarin yürürlüge giris tarihinden baslayarak, ödenmesi gerekli duruma gelecektir. 12 nci Maddede belirtilen adalara iliskin yillik taksit 1/14 Kasim 1914 den baslayarak ve 15 nci Maddede belirtilen adalara iliskin yillik taksit de 17 Ekim 1912 den baslayarak ödenmesi gerekli duruma gelecektir.

İşbu Andlaşma uyarinca, Osmanli Imparatorlugundan ayrilan Asya’daki topraklar üzerinde yeni kurulmus Devletlerin ve 46 nci Maddenin son fikrasinda belirtilen topragi kendisine katan Devletin borçlu olduklari yillik taksitler, 1 Mart 1920 tarihinden baslayarak ödenmesi gerekli duruma gelecektir.

MADDE 54

İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde sayilan 1911-1912 ve 1913 yillari Hazine Tahvilleri (Bons de TrYsor), sözlesmelerinde öngörülen ödeme tarihlerinden baslayarak on yil içinde, kararlastirilmis faizleriyle birlikte ödeneceklerdir.

MADDE 55

Aralarinda Türkiye de bulunmak üzere 46 nci Maddede belirtilen Devletler, İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde gösterildigi üzere Osmanli Devlet Borcundan kendilerinde düsen ve 53 ncü Maddede belirtilen tarihlerden baslayarak ödenmesi gerekirken ödenmemis bulunan yillik taksitlerin tutarini Osmanli Devlet Borcu Meclisine ödeyeceklerdir. Bu ödeme, İşbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden baslayarak, esit yirmi taksitle, faizsiz yapilacaktir.

Türkiye’den baska Devletlerin Osmanli Devlet Borcu Meclisine ödedikleri yillik taksitler, Borç Meclisince, söz konusu Devletler hesabina Türkiye’nin ödemis oldugu para tutarini buluncaya kadar, Türkiye’nin borçlu kalabilecegi gecikmis taksitler hesabindan düsülecektir.

MADDE 56

Bundan böyle, Osmanli Devlet Borcu Yönetim Meclisinde, ellerinde borç senetleri bulunduran Almanlarin, Avusturya’lilarin ve Macarlarin temsilcileri [vekilleri] bulunmayacaktir.

MADDE 57

Osmanli Devlet Borcu borçlanmalariyla faizlerine ve karsiligi Misir vergisi ile saglanmis olan 1855, 1891 ve 1894 borçlanmalarina iliskin faizsiz kuponlarin sunulmasina iliskin süreler ile, sözü geçen borçlanmalardan adçekme vurmus olan borç senetlerinin ödenmek üzere sunulma süreleri, Yüksek Bagitli Taraflar ülkesinde 29 Ekim 1914 tarihinden baslayarak İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişini izleyecek üç ayin sona ermesine kadar ertelenmis sayilacaktir.

KESIM II

ÇESITLI HÜKÜMLER

MADDE 58

Bir yandan Türkiye ve öte yandan (Yunanistan disinda) öteki Bagitli Devletler, bu Devletlerle (tüzem kisileri de kapsamak üzere) uyruklarınin, 1 Agustos 1914 tarihiyle İşbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihi arasındaki süre boyunca ugramis olduklari, gerek savas eylemleri, gerekse zoralim, haciz, diledigi gibi kullanma ve elkoyma tedbirlerinden dogan kayip ve zararlardan dolayi her türlü parasal istemde bulunanma hakkında karşılıkli olarak vazgeçerler.

Bununla birlikte, yukarıdaki hüküm, İşbu Andlaşmanın II ncü Bölümünde (Ekonomik hükümleri) öngören hükümlere halel getirmeyecektir.

Türkiye, Almanya ile yapilmis 28 Haziran 1919 tarihli Barış Andlaşmasınin 259 ncu Maddesinin birinci fikrasi ve Avusturya ile yapilmis 10 Eylül 1919 tarihli Barış Andlaşması 210 ncu Maddesinin birinci fikrasi uyarinca, Almanya ile Avusturya’nin geçirmis [transfer etmis] olduklari altin paralar üzerindeki her türlü haktan, (Yunanistan disinda) öteki Bagitli Devletler yararina vazgeçer.

Sürüme [tedavüle] çikarilan birinci tertip Türk kagit paralarina iliskin olarak, gerek 20 Haziran 1331 (3 Temmuz 1915) tarihli sözlesme, gerekse söz konusu kagit paralarin arkasinda yazili metin uyarinca, Osmanli Devlet Borcu Meclisine yükletilmis bütün ödeme yükümleri geçersiz sayilmistir.

Bunun gibi, Türkiye, Osmanli Hükümetince Ingiltere’ye ismarlanmis ve Ingiliz Hükümetince 1914 de elkonmus olan savas gemileri için ödenmis bulunan paranin geri verilmesini Ingiliz Hükümetinden ya da Ingiliz uyruklarından istememegi kabul eder ve bu yüzden her türlü istemde bulunmaktan vazgeçer.

MADDE 59

Yunanistan, Anadolu’da, savas yasalarina aykiri olarak, Yunan ordusu ya da Yunan yönetiminin eylemleriyle islenmis zararlari onarma yükümünü kabul eder.

Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’in, savasin uzamasindan ve savas sonuçlarindan dogan mali durumunu dikkate alarak, onarimlar karsiligi olarak, Yunan Hükümetine karsi yöneltebilecegi her türlü zarar-giderim isteminde kesinlikle vazgeçer.

MADDE 60

Gerek Balkan Savaslari sonucu olarak gerekse İşbu Andlaşma ile, kendilerine Osmanli Imparatorlugundan bir toprak parçasi ayrilmis ya da ayrilan Devletler, Osmanli Imparatorlugunun bu toprak parçasinda bulunan her türlü tasınır ve tasinmaz mallari, herhangi bir karşılık ödemeksizin, edinmis olacaklardir.

surasi kararlastirilmistir ki, 26 Agustos 1324 (8 Eylül 1908) ve 20 Nisan 1325 (2 Mayis 1909) tarihli Iradelerde, Hazine-i Hassa’dan (Liste civile) Devlete geçirilmesi buyrulmus olan tasınır ve tasinmaz mallarla, 30 Ekim 1918’de, bir kamu hizmeti yararina Hazine-i Hassa’ca yönetilen mallar, sözü geçen Devletler Osmanli Imparatorlugunun yerini almis olduklarindan ve bu mallar üzerinde kurulmus bulunan Vakiflarin geçerli taninmasi sartiyla, bir önceki fikrada belirtilen tasınır ve tasinmaz mallarin kapsami içinde bulunmaktadirlar.

Gerek Balkan Savaslari sonucu olarak, gerek daha sonra Yunanistan’a geçmis eski Osmanli Imparatorlugu topraklarinda bulunan ve Hazine-i Hassa’dan Devlete geçmis tasınır ve tasinmaz mallar konusunda, Türk Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında çikan anlasmazlik, 1/14 Kasim 1913 tarihli Atina Andlaşmasına ekli özel bir protokol uyarinca yapilacak bir hakemlik sözlesmesine göre, La Haye’de bir hakemlik mahkemesine götürülücektir.

İşbu Maddenin hükümleri, Hazine-i Hassa adina yazitli bulunan ya da Hazine-i Hasa’ca yönetilen ve bu Maddenin 2 nci ve 3 ncü fikralarinda öngörülmeyen tasınır ve tasinmaz mallarin hukuksal niteligini degistirmeyecektir.

MADDE 61

Türk sivil ya da askeri emeklilik maasindan yararlananlardan, İşbu Andlaşma uyarinca Türkiye’den baska bir Devletin uyrukluguna geçmis bulunanlar, emeklilik maaslarina iliskin olarak Türk Hükümetine karsi herhangi bir istemde bulunamayacaklardir.

MADDE 62

Türkiye, Almanya ile Versailles’de 28 Haziran 1919 tarihinde yapilmis Barış Andlaşmasınin 261 nci Maddesi, ve Avusturya ile 10 Eylül 1919 da, Bulgaristan ile 27 Kasim 1919 da ve Macaristan ile 4 Haziran 1920 de yapilmis Barış Andlaşmalarinin bu konuyla ilgili maddeleri uyarinca, Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan’in, Türkiye’den olan bütün alacaklarinin [Bagitli Devletlere] geçirilmesini [transferini] kabul eder.

Bagitli öteki Devletler, bu yüzden Türkiye’ye düsen borçlardan Türkiye’yi aklanmis [ibra edilmis] saymayi razi olurlar.

Türkiye’nin, Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan’dan olan alacaklari da sözü geçen Bagitli Devletlere geçirilmistir.

MADDE 63

Türk Hükümeti, öteki Bagitli Devletlerle görüs birligi içinde, savastan sonra Almanya’dan Türkiye’ye gönderilecek mallarin tutarina karşılık olarak, Alman Hükümetince sürüme çikartilmis kagit paralari belli bir kambio degeri üzerinden kabul edecegi konusunda girmis oldugu yükümlerden Alman Hükümetini aklanmis [kurtulmus, ibra edilmis] saydigini bildirir.

BÖLÜM III

EKONOMIK HÜKÜMLER

MADDE 64

Bu Bölümde, „Müttefik Devletler“ (Puissances alliYes) terimi, Türkiye’den baska bagitli Devletler anlamina gelmektedir; „Müttefik uyrukları“ (ressortissants alliYes) terimi, Türkiye’den baska bagitli Devletlerin uyruklugunda bulunan ya da bu Devletlerin koruyuculugu (protectorat) altinda bulunan bir Devletin ya da bir ülkenin uyruklugunda olan gerçek kisileri, dernekleri ve kurumlari kapsamaktadir.

Bu Bölümün, sözü geçen „Müttefik uyrukları“na iliskin hükümleri, Müttefik Devletlerin uyruklugunda bulunmamakla birlikte, bu Devletlerin olgusal [fiili] korumasindan (protection) yararlanmis bulunmalari yüzünden, Osmanli makamlarinca kendilerine Müttefik uyrukları gibi islem yapilmis ve bu yüzden de zarar görmüs olan kimselere de uygulanacaktir.

KESIM I

MALLAR, HAKLAR VE ÇIKARLAR

MADDE 65

İşbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinde Türk egemenligi altinda kalmis bir ülkede bugün de bulunup kimligi ortaya konulabilecek ve 29 Ekim 1914 tarihinde Müttefiklerin uyrugu olan kimselere ait mallar, haklar ve çikarlar, bulunduklari durumlariyla, derhal hak sahiplerine geri verilecektir.

karşılıkli olarak, 29 Ekim 1914 tarihinde Müttefik Devletlerin egemenligi ya da koruyuculugu altina konulmus ülkelerde ya da Balkan Savaslarindan sonra Osmanli Imparatorlugundan ayrilarak bugün sözü geçen Devletlerin egemenligi altina konulmus ülkelerde bulunup da Türk uyruklarına ait olan mallar, haklar ve çikarlar, derhal hak sahiplerine geri verilecektir. İşbu Andlaşma uyarinca Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis ülkelerde bulunan ve Müttefik Devletler makamlarinca tasfiye konusu yapilmis ya da baska herhangi olaganüstü tedbirler uygulanmis, Türk uyruklarına ait olan mallar, haklar ve çikarlar konusunda da bu hüküm uygulanacaktir.

İşbu Andlaşma uyarinca Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis bir ülkede bulunup, Osmanli Hükümetince uygulanan kural-disi [istisnai] bir savas tedbirine konu olduktan sonra, bu ülkede yetkilerini [otoritesini] kullanan Bagitli Yüksek Taraflarin simdi elinde bulunan mallardan kimligi ortaya konulabilecek olanlar, bulunduklari durumlariyla, mesru maliklerine geri verilecektir. Bu ülkede yetkilerini [otoritesini] kullanan Bagitli Devletçe tasfiye edilmis tasinmaz mallar konusunda da ayni islem yapilacaktir. Özel kisiler arasında bunlar disinda kalan istemler, yetkili yerel mahkemelere sunulacaktir.

Istenmis mallarin kimin oldugu ya da bunlarin geri verilisi konusunda ortaya çikacak her türlü anlasmazliklar, bu Bölümün V nci Kesiminde öngörülen Hakemlik Karma Mahkemesine sunulacaktir.

MADDE 66

64 nci Maddenin 1 nci ve 2 nci fikralarindaki hükümleri yürürlüge koymak için, Bagitli Yüksek Taraflar, en hizli bir yönetim süreci uygulayarak, maliklerin rizasi olmaksizin konmus olabilecek her türlü yükümlerden ya da yararlanma haklarindan arinmis olarak, maliklere, mallarini, haklarini ve çikarlarini geri verdireceklerdir. Mallari, haklari ve çikarlari, bu geri verdirmeyi yaptiracak olan Hükümetten dolayli ya da dolaysiz olarak edinmis olan ve bu geri vermeden zarara ugramis bulunabilecek üçüncü kisilerin zararlarini gidermekle, geri verdirmeyi yaptiran Hükümet yükümlü olacaktir. Bu zarar-giderim konusunda ortaya çikabilecek olan anlasmazliklarin çözümünde ortak (genel) hukuk mahkemeleri yetkili olacaklardir.

Bütün öteki durumlarda, zarar-giderimde bulunmalari gerekenlere karsi, zarara ugramis üçüncü kisilerin dava açma haklari olacaktir.

Bu amaçla, Bagitli Yüksek Taraflarca, düsman mallarina, haklarina ve çakarlarina iliskin olarak alinmis bütün kullanim (geçirim) islemleri ya da baska olaganüstü savas tedbirleri -henüz tamamlanmamis bir tasfiye söz konusu ise- derhal kaldirilacak ve durdurulacaktir. Istemde bulunan maliklerin mallari, haklari ve çikarlari -bunlarin sahipleri belli olur olmaz- derhal geri verilerek, bu istemler yerine getirilecektir.

Geri verilmesi 65 nci Maddede öngörülen mallar, haklar ve çikarlar, İşbu Andasmanin imzasi tarihinde Bagitli Yüksek Taraflardan birinin yetkili makamlarinca tasfiye edilmis bulunursa, bu Bagitli Taraf, tasfiye tutarini, mallarin, haklarin ve çikarlarin maliklerine ödeyerek, geri verme yükümünden aklanmis [kurtulmus, ibra edilmis] olacaktir. Malikin basvurmasi üzerine, Hakemlik Karma Mahkemesi, tasfiyenin hakli bir degeri tutturacak kosullar altinda yapilmamis oldugu kanisinda bulunursa, bu Mahkeme, taraflar anlasamazlarsa, tasfiyeden elde edilen geliri, hakgözetirlige uygun görecegi ölçüde arttirabilecektir. Söz konusu mallar, haklar ve çikarlar, malikleriyle yapilmis anlasmadan ya da yukarıda öngörülen Hakemlik Karma Mahkemesinin kararindan sonra iki ay içinde ödeme yapilmamissa, geri verilecektir.

MADDE 67

Bir yandan Yunanistan, Romanya, Sirp-Hirvat-Sloven Devleti, ve öte yandan Türkiye, Türkiye ülkesinde ve karşılıkli olarak, Yunanistan, Romanya ve Sirp Hirvat-Sloven Devleti ülkelerinde, ordularinca ya da yönetim makamlarinca elkonmus, haczedilmis ve geçici olarak elkonulmus olup da simdi de bu ülkede bulunan her türlü tasınır mallarin kendi ülkelerinde aranmasini ve bulunanlarin geri verilmesini, gerek uygun düsen yönetim tedbirleri alarak, gerekse bunlara iliskin bütün belgeleri teslim ederek, kolaylastiracaktir.

Bu arastirma ve geri verme, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ordularinca makamlarinca, Yunanistan, Romanya ve Sirp-Hirvat-Sloven Devleti ülkesinde haczedilmis ya da geçici olarak elkonulmus ve Türkiye’ye ya da Türk uyruklarına geçirilmis mallarla, Yunanistan, Romanya ve Sirp-Hirvat-Sloven Devleti ordularinca Türk ülkesinde elkonularak ya da haczedilerek Yunanistan’a, Romanya’ya ya da Sirp-Hirvat-Sloven Devletine ya da bunlarin uyruklarına geçirilmis mallar için de uygulanacaktir.

Bu arastirmalara ve geri vermelere iliskin istemler [dilekçeler], İşbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden baslayarak alti aylik bir süre içinde sunulacaktir.

MADDE 68

Türkiye’de Yunan ordusunca isgal olunan bölgelerde, bir yandan Yunan makamlari ve yönetimleri ile, öte yandan Türk uyrukları arasında yapilmis sözlesmelerden dogan borçlar, bu sözlesmelerde öngörülen sartlar içinde, Yunan Hükümetince ödenecektir.

MADDE 69

1922-1923 mali yilindan önceki mali yillar için, Müttefiklerin uyruklarından ya da bunlarin mallarindan, Müttefik uyruklarınin ve mallarinin 1 Agustos 1914’de yararlandiklari statü uyarinca bagli kilinmamis bulunduklari hiç bir vergi resim ya da ek-resim (vergi) alinmayacaktir.

1922-1923 mali yilindan önceki mali yillar için, 15 Mayis 1923’den sonra para alinmis bulunuyorsa, İşbu Andlaşma yürürlüge girer girmez, bu paralar hak sahiplerine geri verilecektir.

15 Mayis 1923 den önce alinmis paralar için hiç bir basvurmada bulunulamayacaktir.

MADDE 70

65 nci, 66 nci ve 69 ncu Maddelere dayandirilacak istemlerin, İşbu Andlaşmanın yürürlüge konulusundan baslayarak yetkili makamlara alti ay içinde ve, anlasmaya varilamazsa, Hakemlik Karma Mahkemesine onsekiz aylik bir süre içinde sunulmus olmalari gerekmektedir.

MADDE 71

Ingiliz Imparatorlugu, Fransa, Italya, Romanya ve Sirp-Hirvat-Sloven Devleti ya da bunlarin uyrukları, kendi mallari, haklari ve çikarlarina iliskin olarak, 19 Ekim 1914 tarihinden önce Osmanli Hükümetine istemlerde bulunmus ya da dava açmis olduklarindan, İşbu Kesimin hükümleri, sözü geçen istemleri ya da davalari hiç bir zaman etkileyemecektir. Ingiliz Imparatorlugu, Fransa, Italya, Romanya ve Sirp-Hirvat-Sloven Hükümetlerine Osmanli Hükümetince ya da Osmanli uyruklarınca sunulmus istemlere ya da açilmis davalara da ayni islem uygulanacaktir. Bu istemler ya da davalar, Türk Hükümetiyle İşbu Maddede belirtilen öteki Hükümetlere karsi, Kapitülasyonlara son verilmis oldugu göz önünde tutularak, kovusturulacaktir.

MADDE 72

İşbu Andlaşma uyarinca Türk kalan topraklarda, Almanya’ya, Avusturya’ya, Macaristan’a ve Bulgaristan’a ya da bunlarin uyruklarına ait olup da, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden önce Müttefik Hükümetlerce elkonulmus ya da isgal edilmis olan mallar, haklar ve çikarlar, [Müttefik] Hükümetlerle Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan Hükümetleri ya da ilgili uyrukları arasında anlasmalarin (düzenlemelerin) yapilmasina kadar, Müttefik Hükümetlerin elinde kalacaktir. Bu mallar, haklar ve çikarlar tasfiye edilmislerse, yapilmis tasfiyelerin geçerli oldugu dogrulanmistir.

İşbu Andlaşma uyarinca Türkiye’den ayrilan topraklarda, Almanya’ya, Avusturya’ya, Macaristan’a ve Bulgaristan’a ya da bunlarin uyruklarına ait mallari, haklari ve çikarlari, söz konusu ülkelerde yetkilerini [otoritelerini] kullanan Hükümetler, İşbu Andlaşmanın yürürlüge konulusundan baslayarak alti ay içinde, tasfiye edilebileceklerdir.

Daha önce yapilmis ya da yapilmamis olsun, tasfiyelerden elde edilen para, tsafiye edilmis mallar Almanya, Avusturya, Macaristan ya da Bulgaristan Devletelrinin mülkiyetinde ise, ilgili devletle yapilmis Barış Andlaşmasınin kurmus oldugu Onarimlar Komisyonuna [Tâmirat Komisyonuna, La Commission des RYparations] ödenecektir. Tasfiye edilen mallar özel kisilerin ies, tasfiyeden elde edilen para, dogrudan dogruya mallarin sahiplerine ödenecektir.

İşbu Maddenin hükümleri, Osmanli anonim ortaklarina [sirketlerine] uygulanmayacaktir.

Türk Hükümeti, İşbu Maddeded öngörülen tedbirlerden hiç bir biçimde sorumlu olmayacaktir.

KESIM II

SÖZLEsMELER VE SÜRE AsIMLARI

MADDE 73

82 nci Maddede tanimlandigi biçimde, sonradan düsman durumuna girmis bulunan taraflar arasında ve bu Maddede belirtilmis tarihten önce yapilmis, asagidaki kategorilere giren sözlesmeler (contrats), bu sözlesmelerin kapsadigi hükümlerle İşbu Andlaşmanın hükümleri sakli tutulmak sartiyla, yürürlükte kalacaklardir:

a) Teslim islemi 82 nci Maddenin hükümleri uyarinca taraflarin düsman durumuna girmelerinden önce gerçekten yapilmis bulunan, tasinmaz mallarin satisina iliskin sözlesmeler – asil satis islemi usulüne uygun olarak gerçeklestirilmis olmasa bile;

b) Özel kisiler arasında yapilmis kiralama, kiraya verme sözlesmeleriyle, kira vaadi sözlesmeleri;

c) Madenlerin, ormanlarin ve tarim topraklarinin isletilmesine iliskin olarak, özel kisiler arasında yapilmis sözlesmeler;

d) Ipotek, teminat ve emanet konusunda sözlesmeler;

e) ortaklıkların kurulmasina iliskin sözlesmeler; bu hüküm, yönetildikleri kanun uyarinca, ortaklarin kisiliginden ayri bir kisilik olusturmayan kollektif ortaklıklara (partnerships) uygulanmaz;

f) Özel kisilerle ya da ortaklıklarla, Devlet, vilâyetler, belediyeler ya da bunlara berzer yönetim tüzel kisileri arasında, herhangi bir konuda, yapilmis sözlesmeler;

g) Aile durumuna [statüsüne] iliskin sözlesmeler;

h) Her çesit bagislara, [hibe ve teberrulara, à des donations ou à des libYralitYs] iliskin sözlesmeler.

İşbu Madde, sözlesmelerle, yapildiklari siradaki degerlerinden baska bir deger verdine amaciyla öne sürülemeyecektir.

İşbu Madde, ayricalik [imtiyaz] sözlesmelerine uygulanmayacaktir.

MADDE 74

Sigorta sözlesmelerine, İşbu Kesimin Ek’inde öngörülen hükümler uygulanacaktir.

MADDE 75

73 ncü ve 64 ncü Maddelerde sayilan sözlesmelerle, ayricalik [imtiyaz] sözlesmeleri disinda, sonradan düsman dukuna girmis kimseler arasında, taraflarin düsman durumuna girmeleri tarihinden önce yapilmis olan sözlesmeler, bu tarihten baslayarak sona erdirilmis sayilacaktir.

Bununla birlikte, sözlesmenin taraflarindan her biri, gerekirse, öteki tarafa, sözlesmenin yapildigi tarihte yürürlükte tutulmasi istenilen andaki kosullar ararisnadki farki karsiyalacak bir zarar -giderim [tazminat] ödenmesi sartiyla, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak üç aylik bir sürenin geçisine kadra, öteki taraftan, bu sözlesmenin uygulanmasini isteyebilecektir. Bu zarar-giderim, taraflar kendi aralarinda anlasamazlarsa, Hakemlik Karma Mahkemesince saptanacaktir.

MADDE 76

İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden önce, 73 ncü Maddeden 75 nci Maddeye kadar olan Maddelerde belirtilen sözlesmelerde, ödemede kullanacak para ya da kambio degeri konusundaki sözlesmeleri de kapsamak üzere, özellikle bu sözlesmelerin sona erdirilmesine, yürürlükte tutulmasina, uygulama sartlarina ya da bu sözlesmelerde yapilacak degisikliklere iliskin olarak, taraflar arasında yapilmis bütün islemlerin geçerli oldugu dogrulanir.

MADDE 77

30 Ekim 1918 tarihinden sonra, Müttefik uyruklarıyla Türk uyrukları arasında yapilmis sözlesmeler geçerli kalmaktadirlar; bunlara genel (ortak) hukuk kurallari uygulanir.

30 Ekim 1918 tarihinden sonra, 16 Mart 1920 tarihine kadar Istanbul Hükümetiyle usulüne uygun olarak yapilmis sözlesmeler de geçerli kalmaktadirlar; bunlara genel (ortak) hukuk kurallari uygulanir.

16 Mayis 1920 den sonra Istanbul Hükümetiyle usulüne uygun olarak yapilmis bulunan ve bu Hükümetin etkin yetkili [otoritesi] altindaki topraklara iliskin bütün sözlesmeler ve anlasmalar, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak üç aylik bir süre içinde ilgililerin istemesi üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin uygun bulusuna sunulacaktir. Bu sözlesmeler uyarinca yapilmis bulunan ödemeler, İşbu ödemelerde bulunmus olan tarafin hesabina, geregi gibi, alacak yazilacaktir.

Bu sözlesmeler uygun bulunmazlarsa, ilgili tarafin, gerekiyorsa, dogrudan dogruya ve gerçekten ugranilmis zarari karsilayacak bir zarar-giderime [tazminata] hakkı olacaktir; dostça bir anlasmaya varilamazsa, bu zarar-giderim Hakemlik Karma Mahkemesince saptanacaktir.

İşbu Maddenin hükümleri, ayricalik [imtiyaz] sözlesmelerine, ayricalik geçirimlerine ve kamu hizmeti ayricaligina iliskin isletme sözlesmelerine uygulanmayacaktir.

MADDE 78

Sonradan düsman olmus taraflar arasında, ayricalik [imtiyaz] sözlesmeleri disindaki sözlesmelere iliskin olarak ortaya çikmis bulunan ya da, asagida gösterilen alti aylik sürenin bitiminden önce ortaya çikabilecek olan her türlü anlasmazliklar, Hakemlik Karma Mahkemesince çözümlenecektir; bununla birlikte, tarafsiz Devletlerin kanunlari uyarinca bu Devletlerin ulusal mahkemelerinin yargi yetkisi içinde bulunabilecek olan anlasmazliklar, bu kuralin disinda kalmaktadir. Bu durumda, bu çesit anlasmazliklar, Hakemlik Karma Mahkemesince degil, fakat bu ulusal mahkemelerce çözümlenecektir. Bu Madde uyarinca Hakemlik Karma Mahkemesinin yetki alanina giren anlasmazliklara iliskin sikayetlerin, bu mahkemenin kurulus tarihinden baslayarak alti aylik bir süre içinde bu mahkemeye sunulmalari gerekecektir.

Bu sürenin sona erisinde, Hakemlik Karma Mahkemesine sunulmamis olacak anlasmazliklar, genel (ortak) hukuk hükümleri uyarinca yetkili olan mahkemelerce çözüme baglanacaktir.

İşbu Maddenin hükümleri, savas boyunca ayni ülkede oturmus ve hem kendileri hem de mallari bakimindan diledikleri gibi davranmis olan bütün taraflar arasından yapilmis görüsmelerde, taraflarin düsman olduklari tarihten önce yetkili bir mahkemece hükme baglanmis anlasmazliklara uygulanamaz.

MADDE 79

Bagitli Yüksek Taraflarin ülkesinde, düsmanlar arasındaki iliskilerde, süre asimina, kanunda öngörülen sürelere uyulmamasi yüzünden dava açma hakkının sınırlanmasina ya da yitirilmesine iliskin bütün süreler, ister savasin baslangicindan ister önce, ister sonra islemege baslamis bulunsun, 29 Ekim 1914 tarihinden baslayarak İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden sonra üç ayin geçisine kadar ertelenmis sayilacaktir.

Bu hüküm, özellikle, faiz ve kazanç [temettü] kuponlarinin sunulmasi sürelerine ve adçekme ile ya da baska herhangi bir nedenle ödenmesi gerekli her türlü bonolarin sürelerine uygulanacaktir.

Yukarıda belirtilen süreler, Romanya bakimindan, 27 Agustos 1916 tarihinden baslayarak kesilmis sayilacaktir.

MADDE 80

Düsmanlar arasındaki iliskilerde, savastan önce yapilmisolan hiç bir ticaret senedi, salt kabul ya da ödeme için gerekli olan süre içinde sunulmamis olmasi, ya da ödenmemis bulunmasi yüzünden, ya da savas sirasinda çekicilerle [kesidecilerle, tireurs] yükleneceklere [cirantalara, endosseurs] kabul etmeme ya da ödememe bildirisinde bulunulmamasi nedeniyle, ya da protestoda bulunulmamis olmasindan veya baska herhangi bir islemi yerine getirmemis olmasi yüzünden, geçersiz sayilmayacaktir.

Bir ticaret senedinin kabulü ya da ödenmesi için sunulmasi gerekli olan süre, ya da kabul edilmeme ve ödememenin çekicilerle [kesidecilerce] yükleneceklere [cirantalar] bildirilmesi gerekli süre, ya da senedin protesto edilmesi için gerekli olan süre, savas içinde geçmisse ve senedi sunmasi, protesto etmesi ya da kabul edilmedigini, ya da ödenmedigini bildirmesi gereken taraf, savas sirasinda böyle bir davranista bulunmamissa, senedin sunulmasi, kabul edilmediginin ya da ödemediginin bildirilmesi ya da protesto düzenlenmesi için, kendisine, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak, üç aylik bir süre taninacaktir.

MADDE 81

Ödenmesi gerekli olmus borçlarin güvencesi olarak savastan önce kabul edilmis ipotekli bir tasinmaz malin ya da bir saglancanin [rehnin] paraya çevrilmesi için savas sirasinda yapilmis olan satislar, malikine haber verilmesi için gerekli bütün islemler yapilmamis olsa bile -söz konusu borçlunun, her türlü zarar ve ziyanlar konusunda hesaplasmak üzere, alacakliyi Hakemlik Karma Mahkemesine çagirmasi hakkı açikça sakli tutulmak sartiyla- geçerli sayilacaktir.

Mahkeme, taraflar arasındaki hesaplari tasfiye etmekle, saglanca ya da güvence olarak verilen malin satilis sartlarini incelemekle ve alacakli kötü niyetle davranmissa ya da saglancayi satmaktan kaçinmak için ya da bu satisin gerçek fiyatiyla yapilmasini saglamak bakimindan elinden gelebilecek her yola basvurmamis ise, borçlunun satis yüzünden ugramis olabilecegi zarari onarma zorunluluguyla alacakliyi yükümlü tutmakla görevli olacaktir.

İşbu hüküm, yalniz düsmanlar arasında uygulanabilecek ve yukarıda öngörülen islemlerden 1 Mayis 1923 tarihinden sonra yapilmis olanlara uygulanmayacaktir.

MADDE 82

İşbu Kesimdeki hükümler uyarinca, bir sözlesmeye taraf bulunan kisiler, aralarinda ticaret iliskilerinin olaylar yüzünden gerçekten imkansiz oldugu, ya da bu taraflardan birinin bagli oldugu kanunlar, kararnameler ya da tüzükler (yönetmelikler) yüzünden yasaklanmis ya da hukuka aykiri sayilmis bulundugu tarihten baslayarak, düsman sayilacaklardir.

Bununla birlikte, 73 ncü Maddeden 75 nci Maddeye kadar olan Maddelerle, 79 ncu ve 80 nci Maddelerde öngörülen hükümler, (ortaklıkları da kapsamak üzere) düsman kisiler ya da onlarin temsilcileri arasında, Bagitli Yüksek Taraflardan birinin ülkesinde yapilmis sözlesmelere -bu ülke, bagitlanan taraflardan biri için düsman ülkesi idiyse ve bu ülkede hem kendisi hem de mallari bakimindan diledigi gibi davranabilmisse- uygulanmayacaktir; bu sözlesmelere genel (ortak) hukuk kurallari uygulanacaktir.

MADDE 83

İşbu Kesimin hükümleri, Japonya ile Türkiye arasında uygulanmayacak ve bu hükümlere konu olan sorunlar, bu iki ülkeden her birinde, yerel [ulusal] kanunlari uyarinca çözüme baglanacaktir.

Anlasmaya varilamazsa, bu anlasmazlik, hakemlik yoluyla çözümlenecektir.

EK

I. HAYAT SIGORTASI

§ 1.

Bir sigortaci ile, sonradan düsman olan bir kimse arasında yapilmis hayat sigortasi sözlesmeleri, savasin baslamasi ya da bu kimsenin düsman durumuna girmesi yüzünden sona erdirilmis sayilmayacaktir.

Bir önceki fikra uyarinca sona erdirilmis sayilmayan bir sözlesme geregince, savas sirasinda ödenmesi gerekli olmus sigorta altinda bulunan bir para tutarinin, savastan sonra, ödenmesi istenebilecektir. Bu para tutarina, ödenmesi gerekli oldugu tarihten ödeme gününe kadar, yillik %5 faiz eklenecektir.

Sigorta ücretlerinin [primlerinin] savas sirasinda ödenmemesi, ya da sözlesme hükümlerinin yerine getirilmemesi yüzünden, bir sözlesme geçersiz duruma düsmüsse, sigortalinin ya da vekillerinin ya da hak sahiplerinin, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden basliyarak oniki aylik bir süre içinde her an, sigorta senedinin [poliçesinin] geçersiz ya da sona erdirilmis sayildigi günkü degerini, yillik % 5 faizlerin de eklenmesiyle, sigortacidan istemege haklari olacaktir.

Hayat sigortasi sözlesmelir 29 Ekim 1914 tarihinden önce imzalanmis olup da, bu sözlesmelerin hükümleri geregince primlerin ödenmemis bulunmasi yüzünden sözlesmeleri sona erdirilmis ya da degeri indirilmis bulunan Türk uyruklarınin, İşbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden baslayarak üç aylik bir süre içinde ve bu sirada yasiyorlarsa, sigorta edilmis para tutarinin tümü için, sigorta senetlerini [poliçelerini] yeniden düzenlemege haklari olacaktir. Bunun için, Sigorta Ortakliginin [Kumpanyasinin] doktorunca Ortakligin yeterli sayacagi bir saglik denetiminden geçirildikten sonra, birikmis primleri % 5 bilesik faiziyle ödeyeceklerdir.

§ 2.

simdi Müttefik devletlerden birinin uyruklugunda bulunan ortaklıklarla Türk uyrukları arasında, 29 Ekim 1914 tarihinden önce yapilmis olup da, primleri 18 Kasim 1915 tarihinden önce ve sonra, ya da yalniz bu tarihten önce, Türk Lirasindan baska bir para ile ödenmis bulunan hayat sigortasi sözlesmelerinin, asagidaki gibi uygulanmasi kararlastirilmis: (1) 18 Kasim 1915 tarihinden önceki dönem için sigorta edilen kimsenin haklari, sigorta senedindeki [poliçesindeki] genel sartlar uyarinca, sözlesmede öngörülen para ile ve bu paranin, onu çikaran ülkedeki degerine göre düzenlenecektir (öregin, Frnak, altin Frank, ya da kagit para Frnak olarak belirtilmis tutarlar, Frnasiz Frangi olarak dönecektir); (2) 18 Kasim 1915 tarihinden sonraki dönem için, kagit para Türk Lirasi ile ve Türk Lirasinin degeri savas öncesi degerine esit sayilarak ödenecektir.

Sözlesmeleri Türk parasından baska bir para üzerinden yapilmis olan Türk uyrukları, primlerini, 18 kasim 1915 tarihinden bu yana, sözlesmelerde öngörülen para ile ödemis oldukarini ispat ederlerse, bu sözlesmeler de, 18 Kasim 1915 tarihinden sonraki dönem için bile, bu para ile ve bu paranin, onu çikaran ülkedeki degeri üzerinden düzenlenecektir.

simdi Müttefik devletlerden birinin uyruklugunda bulunan ortaklıklarla, 29 Ekim 1914 tarihinden önce Türk parasından baska bir para üzerinden sözlesme yapmis bulunan Türk uyruklarınin sözlesmeleri, primlerinin ödenmis olmasi yüzünden bugün de yürürlükteyse, bu Türk uyruklarınin, İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden basliyarak üç aylik bir süre içinde, söz konusu para ile ve bu paranin, onu çikaran ülkedeki degeri üzerinden, anapara tutarinin tümü için sigorta senetlerini [poliçelerini] yenileme haklari olacaktir. Bunun için, 18 Kasim 1915 tarihinden bu yana, süreleri gelmis olan primleri bu para ile ödemeleri gerekmektedir. Buna karşılık, söz konusu Türk uyruklarınin, belirtilen tarihten bu yana kagit para Türk Lirasiyla ödemis olduklari primler, onlara, ayni çesit parayla geri verilecektir.

§ 3.

Türk Lirasi olarak yapilmis sigorta sözlesmeleri, kagit para Türk Lirasi olarak hesaplanarak ödenecektir.

§ 4.

Sigorta ortakligi ile özel bir sözlesme yaparak, sigorta senetlerinin [poliçelerinin] degerini ve primlerin nasil ödenecegini daha önce düzenlemis bulunan sigortalilarla, işbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinde sigorta senetlerini kesin olarak ödemis olan sigortalilara 2 nci ve 3 ncü pragraflarin hükümleri uygulanacaktir.

§ 5.

Yukarıdaki paragrafin uygulanmasi bakimindan, hayat sigortasi sözlesmesi sayilacak sözlesmeler, taraflarin karşılıkli yükümlerini hesaplamak için, insan yasantisinin olasiliklarina dayanan ve bunlarin faiz tutarlari eklenerek hesaplanan sigorta sözlesmeleridir.

II. DENIZ SIGORTALARI

§ 6.

Taraflarin düsman olmalarindan önce, tehlike [risk, risque] dogmus bulunmaktaysa ve sigortalinin, uyrugu bulundugu Devletçe ya da bu Devletin müttefiklerince girişilmis savas eylemlerinden dogan zararlari karsilamak söz konusu olmamak sartiyla, deniz sigortalari sözlesmeleri, bu sözlesmelerdeki hükümler sakli kalmak üzere, sona erdirilmis sayilmayacaklardir.

III.YANGIN SIGORTALARI VE ÖTEKI SIGORTALAR

§ 7.

Bir önceki paragrafta belirtilen çekince [ihtirazi kayit] yürürlükte kalmak üzere, yangina karsi sigortalarla bütün öteki sigortalara iliskin sözlesmeler sona ermis sayilmayacaklardir.

KESIM III

BORÇLAR

MADDE 84

Bagitli Yüksek Taraflar, savastan önce yapilmis sözlesmeler uyarinca, savastan önce ya da savas sirasinda ödenmesi gereken ve savas yüzünden ödenmemis kalan borçlarin, sözlesmelerde öngörülen sartlar içinde, üzerinde anlasilimsi para ile ve o paranin çikartildigi ülkeldeki degir üzerinden ödenmesi gerekeeceginde görüs birligine varmislardir.

İşbu Bölümün II nci Kesimi Ek’indeki hükümlere halel gelmemek sartiyla, surasi kararlastirilmistir ki, savastan önceki bir sözlesme uyarinca yapilmasi gereken ödemelerin savas sirasinda, söz konusu sözlesmede gösterilen paradan baska bir para ile tüm olarak ya da yalniz bir parçasi alinmis bir para tutarinin karsiligi olmalari durumunda, bu ödemeler, gerçekte alinmis olan para tutarlari için hangi cins para ile yapilmis ise, ayni cins para ile yapilabilecektir. Bu hüküm, işbu Andlaşmanın yürürlüge konulmasindan önce, ilgili taraflar arasında dostça bir anlasma ile yapilmis buna aykiri hükümlere halel getirmeyecektir.

MADDE 85

Osmanli Devlet Borcu [Dünyun-u Umumiye-i Osmaniye], görüs birligi içinde, işbu Bölümün (Ekonomik hükümler) bu Kesimiyle öteki Kesimlerinin disinda birakilmistir.

KESIM IV

ENDÜSTRI, EDEBIYAT YA DA SANAT YAPITLARI

MÜLKIYETI

MADDE 86

İşbu Andlaşmanın hükümleri sakli kalmak üzere, endüstri, edebiyat ya da sanat yapitlari mülkiyetine iliskin haklar, Bagitli Devletlerden her birini yasalari uyarinca 1 Agustos 1914 tarihindeki durumlariyla, Bagitli Yüksek Taraflarin ülkelerinde, işbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden baslayarak, bu haklardan savas durumunun basladigi anda yararlanmakta olan kimseler ya da bunlarin hak sahipleri yararina yeniden taninacak ya da geçerli sayilacaktir. Bunun gibi, savas çikmamis olsaydi, endüstri mülkiyetinin ya da bir edebiyat veya sanat yapitinin yayinlanmasini korumak için, yasalar uyarinca yapilmis bir istem sonucu olarak, savas süresince edinilebilecek haklar da, işbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden baslayarak, hak sahibi durumunda olan kimseler yararina yeniden kabul edecek ya da yeniden geçerli sayilacaktir.

Yukarıdaki hüküm uyarinca, sahiplerine yeniden taninmasi gerekecek haklara halel gelmemek sartiyla, savas sirasinda Müttefik Devletlerden birinin yasama, yürütme ya da yönetim makamlarindan birince, Osmanli uyruklarınin endüstri, edebiyat ya da sanat yapitlari mülkiyeti haklarina iliskin olarak, alinmis olabilecek özel tedbirler, yapilmis kamusal islemler (lisans vermeyi de kapsamak üzere), yürürlükte kalacak ve hukuk açisindan tam geçerli sayilacaklardir. Bu hüküm, herhangi bir Müttefik Devlet uyruklarınin haklarina iliskin olarak Türk makamlarinca alinmis olabilecek tedbirler için de, ayrintilarda gerekli degisikliklerle (mutatis mutandis) uygulanacaktir.

MADDE 87

1 Agustos 1914 tarihine kadar edinilmis bulunan, ya da savas çikmamis olsaydi, savastan önce ya da savas süresi içinde yapilmis bir istem ile o tarihten bu yana edinilebilecek olan endüstri mülkiyetine iliskin haklarin sakli tutulmasi ya da iade edilebilmeleri, veya bu konuda bir itirazda bulunabilmeleri amaciyla, Bagitli Devletlerden her birinin ülkesinde Türk uyruklarına, ek vergi ya da her hang ibir ceza olmaksizin, gerekli bütün islemleri yapmak, her türlü usul gereklerini yerine getirmek, her çesit vergi ödemek ve genel olarak her Devletin kanunlarinda ve tüzüklerinde [yönetmeliklerinde] öngörülen her türlü yükümü yerine getirmek için, işbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden basliyarak, en az bir yillik bir süre taninacaktir.

Herhangi bir islemin yapilmamasindan, bir formalitenin yerine getirilmemesinden, ya da bir harcin ödenmemis olmasi yüzünden, endüstri mülkiyetine iliskin olarak, yitirilmis sayilan haklar yeniden geçerli kabul edilecektir; bulus belgeleri [ihtira beratlari, brevets] ile desenler [dessins] konularnida, bunlarin, geçersiz sayildiklari süre içinde isletmis ya da kullanmis olan üçüncü kisilerin haklarini korumak için, her Devletin hak gözetirlik bakimindan gerekli sayacagi tedbirleri alabilmek hakkı saklidir.

Bir bulus belgesinin [ihtira beratinin] isletmeye konulmasi, ya da fabrika ve ticaret markalarinin, ya da desenlerin kullanilmasi için taninan süre bakimindan, 1 Agustos 1914 tarihi ile işbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihi arasındaki dönem hesaba katilmayacaktir; bundan baska, 1 Agustos 1914 tarihinde geçerli bulunmakta olan hiç bir bulus belgesinin, fabrika ya da ticaret makrkasinin veya desenin, işbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden basliyarak iki yillik bir süre geçmedikçe, salt isletmeye konulmamis ya da kullanilmamis olmasi nedeniyle, geçerli olmaktan çikmis ya da hükümsüz sayilmayacagi da kararlastirilmistir.

MADDE 88

Bir yandan Türk uyrukları ve Türkiye’de oturmakta olan ya da Türkiye’de bir is tutmus kimselerle, öte yandan Müttefik Devletler uyrukları ya da Müttefiklerin ülkesinde oturan ya da bu ülkede bir is tutmus kimselerce, ya da bu kimselerin savas sirasinda haklarini kendilerinden yana birakmis olabilecekleri üçüncü kisilerce, savas durumunun baslama tarihi ile işbu Andlaşmanın yürürlüge konulus tarihi arasında geçen süre içinde, öteki tarafin ülkesinde meydana gelmis olabilecek ve savas süresinin herhangi bir aninda varolmus ya da 86 nci Madde uyarinca yeniden taninacak endüstri, edebiyat ya da sanat yapitlari mülkiyeti haklarini bozmus gibi sayilacka olaylar yüzünden hiç bir dava açilamayacak, hiç bir istemde bulunulamayacaktir.

Yukarıda sözü edilen olaylar arasında, Bagitli Yüksek Tarafllarin Hükümetleri ya da onlarin hesabina, ya da onlarin rizasiyla, herhangi bir kimsece, endüstri, edebiyat ya da sanat yapitlari mülkiyeti haklarinin kullanilmasi bulundugu gibi, bu haklarin uygulanacagi her türlü ürünlerin, araç ve gereçlerin, ya da her türlü nesnelerin kullanilmasi, satisi ya da satisa çikartilmasi da bulunmaktadir.

MADDE 89

Bir yandan Müttefik Devletler uyrukları ya da bu Devletlerin ülkelerinde oturan ya da orada bir is tutmus olan kimlerle, öte yandan Osmanli uyrukları arasında, savas durumundan önce yapilmis olan isletme lisanslari ya da edebiyat veya sanat yapitlarinin çogaltilmasi konularindaki sözlesmeler, Türkiye ile Müttefik bir Devlet arasında savas durumunun baslamasi tarihinden sona ermis sayilacaktir. Ancak, her konuyla ilgili olarak, daha önceleri bu çesit bir sözlesmeden yararlanmakta olan kimsenin, işbu Andlaşmanın yürürlüge giris tarihinden baslayarak alti ay içinde, hak sahibinden yeni bir lisans ayricaligi istemege hakkı olacak ve bunun sartlari, taraflar arasında anlasma olmazsa, bu Bölümün V nci Kesimiyle öngörülen Hakemlik Karma Mahkemesince saptanacaktir. Mahkeme, gerekirse, savar süresince haklarin kullanilmis olmasi yüzünden, ödenmesini adalete uygun görecegi parayi da saptayabilecektir.

MADDE 90

İşbu Andlaşma uyarinca Türkiye’den ayrilmis bulunan ülkelerde oturanlar -bu ayrilma ve bunun dogurdugu uyruklar degisikligi göz önünde tutulmaksizin- Osmanli yasalarina göre, bu ülke geçirimi [transferi] aninda sahip olduklari endüstri, edebiyat ve sanat yapitlari mülkiyetine iliskin haklardan, Türkiye’de tam ve eksiksiz olarak yararlanmaya devam edeceklerdir.

İşbu Andlaşma uyarinca Türkiye’den ayrilmis ülkelerde, bu ayrilma aninda geçerli olan ya da 86 nci Madde uyarinca yeniden taninacak ya da geçerli sayilacak olan endüstri, edebiyat ve sanat yapitlari mülkiyetine iliskin haklar, söz konusu ülkenin geçecegi Devletlerce taninacak ve Türk [Osmanli] kanunlari uyarinca kendilerine verilecek süre içinde bu ülkede geçerli olacaklardir.

MADDE 91

Osmanli Imparatorlugu Hükümetinin, 30 Ekim 1918 tarihinden bu yana, Istanbul’da ya da baska yerlerde, unsulüne uygun olarak vermis oldugu ya da kütüge geçirmis bulundugu bütün bulus belgeleri [ihtira beratlari] ya da fabrika markalarinin baskalarina geçirilmesi ya da birakilmasina iliskin istemler, işbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak üç aylik bir süre içinde yapacaklari istem üzerine, Türk Hükümetine sunulacaktir. Bu kütüge yazitlanma, ilk yazitlanma tarihinden baslayarak geçerli sayilacaktir.

KESIM V

HAKEMLIK KARMA MAHKEMESI

MADDE 92

Bir yandan Müttefik Devletlerden her biri ve öte yandan Türkiye arasında, işbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak üç aylik bir süre içinde, bir Hakemlik Karma Mahkemesi kurulacaktir.

Bu Mahkemelerden her biri, ikisi ilgili Hükümetlerden her birince atanmak üzere, üç üyeden olusacaktir; bu Hükümetler birçok kimseyi üye olarak göstermege yetkili olacaklar ve duruma göre, Mahkemede üye olarak bulunacak kimseyi, bunlar arasından seçeceklerdir. Baskan, ilgili iki Hükümet arasında anlasma ile seçilecektir.

İşbu Andlaşmanın yürürlüge girişi tarihinden baslayarak iki aylik bir süre içinde bu anlasmaya varilamazsa, söz konusu Baskan, ilgili Hükümetlerden birinin istemesi üzerine, La Haye Milletlerararasi Daimi Adalet Divani Baskaninca, savas sirasinda tarafsiz kalmis Devletlerin uyrukları arasından seçilecektir.

Söz konusu iki aylik süre içinde, ilgili Hükümetlerden biri, kendisini Mahkemede temsil edecek üyeyi atamamis olursa, ilgili öteki Hükümetin istemesi üzerine, Milletler Cemiyeti Meclisi bu üyeyi atamakla görevli olacaktir.

Mahkeme üyelerinden birinin ölümü ya da görevden çekilmesi halinde, ya da herhangi bir neden yüzünden Mahkeme üyelerinden birisi görevini yapamayacak bir durumda bulunursa, bu üyenin yeri, atanmasinda izlenen yöntem uyarinca doldurulacaktir; öngörülen iki aylik süre, ölümün, görevden çekilmenin ya da görev yapma olanaksizliginin usulüne uygun olarak saptandigi günden baslayarak hesaplanacaktir.

MADDE 93

Hakemlik Karma Mahkemisinin toplanma yeri istanbul’da olacaktir. Davalarin sayisi ve niteligi hakli gösterirse, ilgili Hükümetler, her mahkemede bir ya da birkaç ek Daire kurmaya yetkili olacaklardir. Bu Dairelerden her birinin toplanmasi için, gerekli görülebilecek herhangi bir yer saptanabilecektir. Bu Dairelerden her biri 92 nci Maddenin 2 nci fikrasindan 5 nci fikrasina kadar olan fikralarinda öngörüldügü biçimde, bir baskan yardimcisi ile iki üyeden olusacaktir.

Her Hükümet, Mahkemede kendisini temsil ettirmek için, bir ya da birkaç ajan atayacaktir.

Bir Hakemlik Karma Mahkemesinin ya da bu Mahkemenin Dairelerinden birinin kurulusundan baslayarak üç yil sonra işbu Mahkeme ya da Daire çalismasini bilirlememis bulunursa, bu Mahkemenin ya da Dairenin toplanti yerinin bulundugu ülke Devleti isterse, sözkonusu Hakemlik Karma Mahkemesinin ya da bu Dairenin toplanti yeri bu ülkenin disina çikartilacaktir.

MADDE 94

92 nci ve 93 ncü Maddeler uyarinca kurulmus Hakemlik Karma Mahkemeleri, işbu Anlasma uyarinca yetkilerine giren anlasmazliklar konusunda hüküm vereceklerdir.

Kararlar oyçokluguyla alinacaktir.

Bagitli Yüksek Taraflar, Hakemlik Karma Mahkemelerinin kararlarini kesin saydiklarini ve kendi uyruklarına iliskin olarak bunlara uyulmasini zorunlu kilacaklarini ve Mahkeme kararlari kendilerine bildirilir bildirilmez, hiç bir yürütme karari [tenfiz karari, exequatur] beklemek gerekmeksezin, ülkelerinde bunlarin uygulanmasini saglayacaklarini kabul ederler.

Bagitli Yüksek Taraflar, bundan baska, özellikle yargi bildirilerinin iletilmesine ve kanitlarin toplanmasina iliskin konularda, kendi Mahkemelerinin ve makamlarinin, Hakemlik Karma Mahkemelerine, elden gelen her türlü yardimi dogrudan dogruya yapmalarini yükümlenir.

MADDE 95

Hakemlik Karma Mahkemeleri adalet, hakgözetirlik ve iyi niyet uyarinca karar vereceklerdir.

Her Mahkeme, kendi önünde kullanilacak dili saptayacak, islerin iyice anlasilmasini saglamak için gerekli çevirileri de yaptiracaktir; her Mahkeme, kendi önünde izlenecek usul kurallarini ve sürelerini saptayacaktir. Bu kurallarin asagidaki ilkelere uygun olmasi gerekecektir:

1. Yargilama usulü, taraflarin karşılıkli olarak bir layiha (mYmoire) ile bir karsi-layiha (contre-mYmoire) sunulmasini gerektirecektir; bir cevap layihasi (rYpliue) ile bir karsi-cevap (contre-rYplique) sunulabilecektir. Taraflardan biri sözlü açiklamalarda bulunmak isterse, öteki tarafa da böyle davranma olanaginin saglanmasi sartiyla, kendisine bu yolda izin verilecektir.

2. Mahkeme, sorusturma yapilmasini, belgeler sunulmasini, bilirkisiye basvurulmasini buyrumaga, yerinde arastirmalar ve denetlemeler yapmaga, her türlü bilgiler istemege, bütün taniklari dinlemege ve taraflardan yazili ya da sözü açiklamalarda bulunmalarini istemege her bakimdan yetkili olacaktir.

3. İşbu Andlaşmadaki aykiri hükümler disinda, Mahkemenin kurulusundan baslayarak alti aylik bir sürenin geçmesinden sonra, her bir istem kabul olunmayacaktir; meger ki, söz konusu Mahkemece verilmis ve uzaklik ya da kaçinilmaz zorunluluk (force majeure) gibi bir nedene dayanan kural-disi [istisnai] olarak hakli gösterilebilecek özel bir izin ola.

4. Bir yil içinde sekiz haftayi asmayacak tatil dönemleri disinda, Mahkeme, davanin çabuk görülmesi için her hafta gerekli sayida oturum yapmakta görevli olacaktir.

5. Davanin Mahkemece görüsülmesine de baslandigi anlamina gelen, durusmanin bitimi tarihinden sonra en çok iki ay içinde, hükümlerin verilmis olmalari gerecektir.

6. Davada sözlü durusmalar olursa, bunlar açik oturumda yapilacaktir; hüküm, her zaman, açik oturumda bildirilecektir.

7. Her Hakemlik Karma Mahkemesinin, islerin iyi yürütülmesi için gerekli görürse, oturumlarin yapildigi yer disinda, bir ya da birkaç oturum yapabilme yetkisi olacaktir.

MADDE 96

Ilgili Hükümetler, aralarinda anlasarak, her Mahkeme için, bir Genel Sekreter ile bir ya da birkaç Sekreter atayacaklardir. Genel Sekreter ile Sekreterler Mahkemeye bagli olacaklardir. Mahkeme, ilgili Hükümetlerin de uygun bulmalariyla, yardimlari gerekli görülecek bütün görevlileri de atayabileceklerdir.

Her Mahkemenin Sekreterlik daireleri Istanbul’da olacaktir; ilgili Hükümetler, gerekli görülecek baska yerlerde de Sekreterlik daireleri kurabileceklerdir.

Her Mahkeme, kendisine sunulmus olacak davalara iliskin arsivleri, belgeleri ve yazismalari saklayacak ve görevi sona erince, bunlari, oturumlarin yapildigi ülke Hükümetinin arsivlerine teslim edecektir. Bu arsivler, ilgili Hükümetlerce her zaman açik tutulacaktir.

MADDE 97

Her Hükümet, Hakemlik Karma Mahkemesine atadigi üyenin, her ajanin ve sekreterin ödenecegini kendisi karsilayacaktir.

Baskanla Genel Sekreterin ödenekleri, ilgili Hükümetler arasında anlasmayla saptanacak ve bu ödeneklerle her Mahkemeye iliskin ortak giderler, ilgili Hükümetlerce yari yariya karsilanacaktir.

MADDE 98

İşbu Kesim, Türkiye ile Japonya arasında, işbu Andlaşma uyarinca, Hakemlik Karma Mahkemesinin yetki alanina girebilecek islere uygulanamayacaktir; bu anlasmazliklar, her iki Hükümet arasında varilacak anlasmayla çözüme baglanacaktir.

KESIM VI

AndlaşmaLAR

MADDE 99

İşbu Andlasmanin yürürlüge girmesiyle ve Andlaşmanın baska yerlerindeki hükümlere halel gelmeksizin, asagida belirtilen ekonomik ya da teknik nitelikteki çok-tarafli Andlaşmalar, Sözlesmeler ve Anlasmalar, Türkiye ile bunlara taraf olan öteki Devletler arasında yeniden yürürlüge gireceklerdir:

1. Denizalti kablolarinin korunmasina iliskin 14 Mart 1884, 1 Aralik 1886 ve 23 Mart 1887 tarihli Sözlesmelerle, 7 Temmuz 1887 tarihli Kapanis Protokolü (Protocole de clôture);

2. Gümrük tarifelerinin yayinlanmasina ve gümrük tarifelerinin yayinlanmasi için bir Uluslararasi Birlik kurulmasina iliskin, 5 Temmuz 1890 tarihli Sözlesme;

3. Paris’de Kamu Sagligi Uluslararasi Kurumu (Office Internationale d’Hygiène Publique) kurulmasina iliskin, 9 Aralik 1905 tarihli Sözlesme;

4. Roma’da bir Uluslararasi Tarim Enstitüsü (Institut Internationale Agricole) kurulmasina iliskin, 7 Haziran 1905 tarihli Sözlesme;

5. Escault nehri üzerinde geçis resmi haklarinin satin alinisina iliskin, 16 Temmuz 1863 tarihli Sözlesme;

6. İşbu Andlaşmanın 19 ncu Maddesinde öngörülen özel hükümler sakli kalmak üzere, Süveys Kanali’nin serbest kullanilmasini güvence altina alacak bir rejim kurulmasina iliskin, 29 Ekim 1888 Sözlesmesi;

7. Madrid’de 30 Kasim 1920 tarihinde imzalananlari da kapsamak üzere, Dünya Posta Birligi’e (Union Postale Universelle) iliskin Sözlesmeler ve Anlasmalar;

8. 10/22 Temmuz 1875 tarihinde Saint-Petersbourg’da imzalanan Uluslararasi Telgraf Sözlesmesi ile, 11 Haziran 1908 de Lizbon’da Uluslararasi Telgraf Konferansinda kararlastirilan yönetmelikler ve tarifeler.

MADDE 100

Türkiye, asagida belirtilen Sözlesmeler ya da Anlasmalara katilmagi ya da bunlari onaylamagi yükümlenir:

1. Otomobilllerin uluslararasi dolasimina iliskin, 11 Ekim 1909 Sözlesmesi;

2. Gümrük uygulanacak vagonlarin kursunlanmasina iliskin, 15 Mayis 1886 tarihli Anlasma ve 18 Mayis 1907 tarihli Protokol;

3. Denizde çatmalar, deniz kazalarinda yardim ve kurtarma konusundaki kurallarin birlestirilmesine iliskin, 3 Eylül 1910 tarihli Sözlesme;

4. Hastane gemilerinin liman resim ve harçlarindan bagisik tutulmalarina iliskin, 21 Aralik 1904 tarihli Sözlesme;

5. Kadin ticaretinin yasaklanip önlenmesine iliskin, 18 Mayis 1904, 4 Mayis 1910 ve 30 Eylül 1921 tarihli Sözlesmeler;

6. Açik-saçik [müstehcen] yayinlarin yasaklanip önlenmesine iliskin, 4 Mayis 1910 tarihli Sözlesme;

7. 54 ncü, 88 nci ve 90 nci Maddelere iliskin çekinceler [ihtitazi kayitlar] sakli kalmak üzere, 17 Ocak 1912 tarihli Saglik Sözlesmesi;

8. Filoksera (phylloxYra) ya karsi alinacak tedbirlere iliskin, 3 Kasim 1881 ve 15 Nisan 1889 tarihli Sözlesmeler;

9. Afyon konusunda La Haye’de 23 Ocak 1912 tarihinde imzalanmis Sözlesme ve 1914 tarihli ek Protokol;

10. Uluslararasi Radyo-Telegrafi konusunda, 5 Temmuz 1912 tarihli Sözlesme;

11. Afrika’da alkollü maddelere uygulanacak rejim konusunda, Saint-Germain-en-Laye’de, 10 Eylül 1919 da imzalanmis Sözlesme;

12. 26 subat 1885 tarihli Berlik Senedi’nin ve 2 Temmuz 1890 tarihli Brüksel Genel Senedi ile Brüksel Bildirisinin yeniden gözden geçirilmesine iliskin olarak Saint-Germain-en-Laye’de, 10 Eylül 1919 da imzalanmis Sözlesme;

13. 1 Mayis 1920 tarihli Protokol hükümlerinin uygulanmasiyla, Türkiye, cografya açisindan durumunun gerekli kildigi degisiklik yapilmasini elde ederse, Hava ulasiminin düzenlenmesi konusunda, 13 Ekim 1919 tarihli Sözlesme;

14. Kibrit yapiminda beyaz fosfor kullanilmasinin yasaklanmasina iliskin olarak, Bern’de, 26 Eylül 196 da imzalanmis Sözlesme.

Türkiye, bundan baska, Telegrafi ve Radyo-Telegrafi konusunda, uluslararasi yeni Sözlesmelerin hazirlanmasina katilmayi da yükümlenir.

BÖLÜM IV

ULASIM YOLLARI VE SAGLIK SORUNLARI

KESIM I

ULASIM YOLLARI

MADDE 101

BÖLÜM

ULASIM YOLLARI VE SAGLIK SORUNLARI

————-

KESIM I

ULASIM YOLLARI

————-

MADDE 101

Türkiye, transit serbestligi konusunda Barselona Konferansinca 14 Nisan 1921 tarihinde kabul edilmis olan Sözlesme ve Statü ile, uluslararasi yarari olan su yollari rejimine iliskin olara, ayni Konferansça 19 Nisan 1921 tarihinde kabul edilen Sözlesme ile Statüye ve ek Protokole katildigini bildirir.

Bunun sonucu olarak, Türkiye, işbu Anlasmanin yürürlüge girişiyle, bu Sözlesmelerin, Statülerin ve Protokollerin hükümlerini uygulamaya koymagi yükümlenir.

MADDE 102

Türkiye, „deniz kıyısından yoksun Devletlerin bayrak hakkının (droit au povillon) taninmasina iliskin“, 20 Nisan 1921 tarihli Barselona Bildirisine katildigini bildirir.

MADDE 103

Türkiye, uluslararasi rejim uygulanan limanlara iliskin olarak, 20 Nisan 1921 tarihli Barselona Konferansinin Tavsiyelerine katildigini bildirir. Türkiye, bu rejim altina konulaca limanlarini sonradan açiklayacaktir.

MADDE 104

Türkiye, 20 Nisan 1921 tarihli Barselona Konferansinin, uluslararasi demiryollarina iliskin Tavsiyelerine katildigini bildirir. Bu Tavsiyeler, karşılıkli olmak çekincesiyle [ ihtirazi kaydiyla], işbu Andlaşmanın yürürlüge girişiyle, Türk Hükümetince uygulamaya konulacaktir.

MADDE 105

Türkiye, işbu Andlaşmanın yürürlüge girişiyle, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 tarihlerinde Bern’de imza edilen, demiryollariyla yük (marchandises) tasinmasina iliskin Sözlesmeler ve Düzenlemelere katilmagi yükümlenir.

MADDE 106

Yeni sınırlarin çizilmesi sonucu olarak, ayni ülkenin iki parçasını birlestiren bir demiryolu bir baska ülkeden geçerse, ya da bir ülkede baslayan bir demiryolu kolu [sube hatti, ligne d’embranchement] bir baska ülkede sona ererse, iki ülke arasındaki ulasima iliskin isletme sartlari, ilgili demiryollari isletmeleri [idareleri] arasında yapilacak bir anlasma ile düzenlenecektir. Bu isletmeler [idareler], böyle bir düzenlemenin sartlari üzerinde anlasmaya varamazlarsa, bu sartlar hakemlik yoluyla saptanacaktir.

Türkiye ile komsu Devletler arasındaki bütün yeni sınır-istasyonlarinin (gares frontières) kurulmasi ve bu istasyonlar arasındaki demiryollarinin isletilmesi, ayni sartlar içinde yapilacak anlasmalarla düzenlenecektir.

MADDE 107

Türkiye’den ya da Yunanistan’dan gelecek, ya da Türkiye’ye ya da Yunanistan’a gidecek ve Dogu demiryollarinin Yunan-Bulgar sınırı ile Kuleli Burgaz yakininaki Yunan-Türkiye sınırı arasında bulunan üç parçasindan transit geçerek yararlanacak yolcularla mallar [ticaret esyasi, yük, marchandises], bu transit yüzünden, hiç bir vergi ya da resmi, pasaport islemine ya da gümrük denetimine bagli kilinmayacaklardir.

İşbu Maddedeki hükümlerin yürütülmesi, Milletler Cemiyeti Meclisinin seçecegi bir Komiser araciligiyla saglanacaktir.

Yunan ve Türk Hükümetlerinden her birinin, bu Komiserin yanina birer temsilci atamaya hakkı olacaktir; görevini yapmak için gerekli bütün kolayliklardan yararlanacak olan bu temsilci, yukarıdaki hükümlerin uygulanmasina iliskin her sorunu, Komiserin dikkatine sunmakla görevli olacaktir. Bu temsilciler, ihtiyaç duyacaklari alt-kademe memurlarin sayisi ve niteligi konusunda, Komiserle anlasacaklardir.

Komiser, sözü geçen hükümlerin yürürlüge konulmasina iliskin sorunlardan, kendi basina çözemedigi her sorunu, Milletler Cemiyeti Meclisinin kararina sunabilecektir. Yunan ve Türk Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin oyçokluguyla alacagi her karara uymagi yükümlenirler.

Söz konusu Komiserin maasi ve hizmetinin yerine getirilmesine iliskin giderler, Yunan ve Türk Hükümetlerince esit paylar olarak karsilanacaktir.

Türkiye, ileride, Edirne’ye Kuleli Burgat ile Istanbul arasındaki demiryoluna baglayacak bir demiryolu yaparsa, bu Maddenin, Kuleli Burgaz ile Bosna-Köy yakinindaki Yunan-Türk sınır noktalari arasında karşılıkli olarak transite iliskin hükümleri geçerli olmaktan çikacaktir.

Ilgili iki Devletten her birinin, işbu Andlaşmanın yürürlüge girişinden baslayarak beş yillik bir sürenin bitiminde, işbu Maddenin 2 nci fikrasindan 5 nci fikrasina kadar olan fikralarinda öngörülen denetimin yürürlükte tutulmasinin gerekip gerekmedigine karar verilmesi için, Yunan-Bulgar sınırı ile Bosna-Köy arasında Dogu demiryollarinin iki parçasinda transit bakimindan, ilk iki fikra hükümlerinin yürürlükte kalmasi kararlastirilmistir.

MADDE 108

Türk Hükümetinin ya da özel ortaklıklarin mülkiyetinde olan ve işbu Andlaşma geregince Osmanli Imparatorlugundan ayrilan ülkelerde (topraklarda) bulunan limanlarin ve demiryollarinin geçirimine [transferine] iliskin özel hükümlerle, işbu Andlaşmanın ayricalik [imtiyaz] sahiplerine ve memurlarin emeklilik islerine iliskin mali hükümleri sakli kalmak üzere, demiryollarinin geçirimi [transferi] asagidaki sartlar içinde yapilacaktir:

1. Bütün demiryollarinin yapilari ve tesisleri (auvrages et installations) bütünüyle ve mümkün oldugu kadar iyi bir durumda birakilacaktir;

2. Kendisine özgü tekerlekli araç ve gereçleri (materiel roulant) olan bir demiryolu sebekesi, bütünüyle, Osmanli Imparatorlugundan ayrilmis bir ülkede bulunmakta ise, bu araç ve gereçler, 30 Ekim 1918 dökümüne [envanterine] göre, eksiksiz olarak birakilacaktir;

3. İşbu Andlaşma geregince, yönetimi bölüsülmüs demiryollari baskimindan, tekerlekli araç ve gereçlerin bölüsülmesi, demiryolunun çesitli kollari kendilerine verilen isletmeler arasında, dostça anlasmayla yapilacaktir. Bu anlasmada, 30 Ekim 1918 tarihli son döküme göre, bu demiryollari üzerinde kütüge geçirilmis bulunan araç ve gereçlerin önemi, hizmet hatlarini da kapsamak üzere demiryollarinin uzunlugu, trafigin niteligi ve önemi göz önünde tutulmak gerekir. Anlasmaya varilamazsa, uyusmazliklar hakemlik yoluyla çözümlenecektir. Bu hakemlik, gerekirse, her kesime birakilacak yolcu ve yük (esya) vagonlarini belirtecek, bunlarin teslim sartlarini saptayacak ve simdiki isyerlerine tasinan araç ve gereçlerin, sınırli bir süre boyunca, günlük bakimi için gerekli görecegi düzenlemeleri yapacaktir;

4. Donatim depolari, demirbaslar ve takimlar, tekerlekli araç ve gereçlere uygulanan ayni sartlar içinde birakilacaktir.

MADDE 109

Aykiri hükümler bulunmadikça, yeni bir sınırın çizilmesi yüzünden bir Devletin sular sistemi (kanal açmalar, su tasimalari, sulama, akaçlama (drainage) ya da benzeri konular), bir baska Devletin ülkesinde yapilan çalismalara bagli bulunursa, ya da bir Devletin ülkesinde, savas öncesi kullanimlar uyarinca, kaynagi bir baska Devletin ülkesinde olan sular ya da su gücü (Ynergie hydraulique) kullanıldığı durumlarda, ilgili Devletler arasında, her birinin çikarlarini ve kazanilmis haklarini sakli tutacak biçimde, bir anlasma yapilmasi gerekir.

Anlasmaya varilamazsa, bu anlasmazlik, hakemlik yoluyla çözümlenecektir.

Okuduğum 4 yıl boyunca Deniz Harp Okulunda bir defa dahi Cuma namazı kılmak nasip olmadı. Lakin hala Sabetay Yahudilerinin ritüellerine karşı çok saygı duyulmaktadır ve her yıl aksatılmadan yürütülür. Ne yazık ki Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzeyen bu çirkin işler hala devam etmektedir.

Her 22 Şubat gecesi “Kuzu Günü” adı altında denizcilik okullarında ziyafetler verilmektedir. Öyle ki denetlemelerde dahi çıkmayan yemekler bu gece hazırlanır; Yahudilerin kutsal saydıkları bu günün anısına her nevi eğlence tertip edilir.

Heybeliada’da 3 yıl ve Tuzla’da ise bir yıl boyunca Deniz Harp Okulunda okudum. Kara Harp Okulunda cami olmasına rağmen bizim okulumuzda yoktur. Halbuki Annapolis’teki Amerikan Deniz Harp Okulu’nun birebir kopyası olan bu okulda nedense kilise yerine cami yaptırmak, hiçbir okul yöneticisinin aklına gelmemiştir. 

Buna karşılık Yahudi ritüelleri her yıl muntazam olarak uygulanır. Hiçbir Müslüman’ın yapmadığı Kuzu Günü kutlamaları aksatılmadan devam eder. Çünkü askeri okulları Sabetay Yahudileri ve FETÖ örgütü kontrol etmek istemiş ve belirli ölçüde başarılı olmuşlardır.

Benim gibi namaz kılan, kaçamak yapıp Heybeliada camisinde Cuma namazı kılan öğrencilere ise hiç acınmaz. Ne kadar başarılı olursa olsun derhal okuldan atılırlar. Sonra milletimiz biraz da safça şu soruyu sorar: “Yahu niye askeri okullarda dindar öğrenci kıyımı yapılıyor?”

Bunu 2007 yılında çıkardığım “Bahriye’de 15 Yıl” isimli kitapta ayrıntıları ile anlattım. Dindar öğrencilere nasıl baskı yapıldığını, Yahudi gelenekleri başta olmak üzere alkollü içki içmek gerektiğine dair hezeyanların, Müslüman öğrencilere dayatıldığını örnekleri ile göstermeye çalıştım. 1986 Yılında mezun olduktan sonra aradan tam 33 yıl geçmesine rağmen hala ciddi manada bir değişiklik olmamıştır.

Bu durumu düzeltebilmek için CİMER yani Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezine defalarca yazdım. Bana gelen cevap yazılarında adeta insanın aklı ile alay eder tarzda nezaketsiz karşılıklar verildi. Deniz Kuvvetlerinden bir Albay; cami taleplerine karşılık bir odanın mescit olarak öğrencilere tahsis edildiğini söylüyordu.

Halbuki Deniz Harp Okuluna ABD’de olduğu gibi öğrencilerin ihtiyaçlarını gidermek için bir ibadethane yapılması gerektiğini şikayet etmiştim. Hatta Kara Harp Okulundaki cami örneğinden hareketle “Karacılılar Müslüman, biz gavur muyuz?” diyerek, yöneticilerin dikkatini çekmeye çalışmıştım. Yetmedi bizzat okul yöneticilerine giderek “Deniz Harp Okuluna cami yapılmalı” diye yüzlerine karşı ağır sözler söylemiştim.

Aradan yıllar geçti. Ne yazık ki eski tas eski hamam. Bölük komutanlarının odasının yanında namaz kılan öğrencileri fişlemek için açılan ve çoğu zaman kapalı tutulan bir odadan başka hala bu okulda ibadethane yoktur. Aynı fenalığı Hava Harp Okulunda da yapıyorlar. Neymiş “eğer cami yapılırsa minaresi uçaklar için tehlikeli olurmuş?”

Bu Sabetay Yahudisi İslam düşmanları için söylenmesi gereken çok söz var. Okuyucularım yaptıkları yorumlarda haklarında layık oldukları sıfatları çok güzel yazıyorlar. Benim ilave etmeme gerek yoktur. Lakin Cumhurbaşkanı’na ve Milli Savunma Bakanı’na sormam gereken bazı önemli sorular var. İşte en önemlileri şudur: “Askeri okullarda cami olmasından niçin korkuyorsunuz?” ve “Din ve vicdan özgürlüğü, askeri okul öğrencileri için çok mudur?”

CİMER aracılığı ile yaptığım başvurulara baştan savma cevaplar veren Milli Savunma Bakanlığı, umarım bu yazıdan sonra yıllardan beri yaptığım mücadeleye saygılı bir cevap verir. Eğer bunu yapmazlar ise bu can bu tende durdukça mücadele edeceğimi ve hesap soracağımı unutmasınlar. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da buradan Sabetay Yahudileri ile ilgili bazı mesajlar vermek istiyorum. Çünkü bu sinsi ve çift kişilikli insanlar başta kamu kurumları olmak üzere aynı FETÖ tarzı gibi sızmış hatta ele geçirmişlerdir. Sureti haktan görünerek Türkiye düşmanları ile işbirliği yapmaktan çekinmezler. Denizcilik kurumlarında öbek öbek yerleşip saltanat sürmekte olan bu İslam düşmanlarına karşı tedbir almak zorundadır.

Sabetay Yahudileri “Kapancılar, Karakaşlar ve Yakubiler” olmak üzere 3 kola ayrılmışlardır. Sabetay Sevi, yalandan Müslüman olduğunu duyurunca müritleri de güya Müslüman olmuş ve yeni isimlerini kullanmaya başlamışlardı. Fakat evlerinde gizlice Yahudiliğin sapkın mezheplerine bağlı olarak ritüellerini gerçekleştirmeye devam ettiler.

Özellikle 22 Şubat’ta Kuzu Günü ayinlerinde her türlü ahlaki değerlere aykırı ilişkileri yapmaktan çekinmediler. “Mum söndü” adı verilen ve iğrençlikte emsali görülmeyen eğlenceleri yaparak namus kavramını ayaklar altına aldılar. Yetmedi bu gecede doğan gayrimeşru çocuklara “kutsal insan” muamelesi yaparak koca Osmanlı devletini yıkma becerisini dahi gösterdiler.

Karakaşlar Bektaşi dergahına, Kapancılar ise Mevlevi dergahların girip kamufle oldular. Yakubiler ise özellikle yurt dışında Sabetay Sevi’nin sapkın yaşantısını sürdürmeye devam ettiler. Mason Localarında kurdukları kumpaslarla namuslu insanların hayatını karartıp işyerlerini iflasa sürüklediler.

Bugün Türkiye’nin en zengin insanları, Sabetay Sevi’den beri gelen ve büyüyerek devam eden kirli kumpaslar ile büyük servet sahibi olmuşlardır. Eğer ekonomik krizlerden kurtulamıyor isek işte bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi bunlardır.

Fevziye Mekteplerini Karakaşiler, Terakki Mektebini ise Kapaniler kurup yabancı dil avantajlarını kullanarak ülkemizin en değerli okullarını ve özellikle de askeri okulları ele geçirdiler. Her darbenin altında ABD ve onun gizli işbirlikçisi Sabetaycılar vardır.

2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde , İttihat ve Terakki kurulmasında bunların büyük rolü vardır.  Rus ve Balkan savaşlarında bazı Sabetaycı paşaların ihaneti sonunda 600 yıllık bir cihan devleti Osmanlı devleti yıkılmıştır. İşte zor zamanlarda yaptıkları ihanetlerin büyüklüğü nedeni ile bunları asla hafife almamak gerekiyor.

Sabetay Sevi, İzmir’de doğmuş sapkın bir insandı. Gizli yapılanmaları ve aileleri İzmir de ikamet etmiş genellikle deniz kıyısı illere yerleşmişlerdir. İstanbul da ise boğaz kıyıları bunların saltanat sürdüğü yerlerin başında gelmektedir.

Şişli Feriköy, Beşiktaş Maçka ve Üsküdar Bülbülderesi ile Bebek Aşiyan, Beylerbeyi Nakkaştepe mezarlığında gömülmeyi tercih ederler. Mezarlarında resim vardır, motif vardır, dua yerine mani ve şiir vardır. Mezarların çoğu kıbleye bakmaz. Hiç olmaz ise mezarlarında sinsilik yapmamışlardır. Bu hali ile bu gizli örgütü tanımak hiç de zor değildir.

Bütün anayasaların yazılmasında bunların rolü büyüktür.  Basbakan’lar kısmen ve Dışişleri Bakanları çoğunlukla bunlar arasından çıkmıştır. Partiler kurdular. Paşa general oldular. Deniz Kuvvetlerinde söz sahibi komutanlar bunlar arasından çıktı. Bursa da bir köy her daim denizci subay doludur. Kamu kurumlarına çok rahatlıkla girerler. Çünkü kendi adamlarını kayırmasını iyi bilirler. Her partide yönetici kadrolarında bu cinsten insanlar vardır.

Karakaşlar ile Kapancılar sürekli kavgalıdır. Aslında kavganın özünde “Türkiye’yi kim yönetecek ve parsayı kim toplayacak” mücadelesi vardır. Birbirlerini idam ettirecek kadar ileri gitseler de dışarıya yani Müslümanlara su sızdırmazlar.

Arkalarında büyük maddi destek vardır. Bir zamanlar nasıl ki Yeniçerilerin ve Harekat Ordusunun kontrolünü ellerine almışlardır; sonrasında da kara-hava-deniz  her kuvvette insiyatifi ellerine geçirmişlerdir.

Kısacası hem maddi hem askeri hem siyasi olarak, kurdukları okullar ve destekledikleri siyasiler, burs verdikleri öğrenciler tarafından semirerek devamlı olarak güçlendiler. İçlerinde bir kısmı İslam ile şereflenip, ülkemize faydalı hizmet verirken, diğer kısmı maalesef hep kendi Sabetay geleneklerine bağlı kalıp ülkemizi kaosa sürüklemişlerdir.

Feto’nun Işık okulları ve evleri hep bunlardan beslenmiştir. Bu dehşetli FETÖ örgütü neden icraatlarını İzmir’de başlattığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Gerçekten İslam dinini seçerek samimi Müslüman olanlar var ise de maddi ve manevi menfaat kapılarından dolayı bu dehşetli ve sinsi yapıdan kurtulamayan insanlar çoğunluktadır. İşte yaptıkları pisliklerin bir kısmını deşifre etmemizin esas nedeni budur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan askeri okullardaki cami meselesine el atmasını ve FETÖ örgütü kadar tehlikeli bu Sabetaycı yapılanmayı bitirmesini bekliyoruz. Aksi takdirde hem ülkemizi hem de AK Parti’yi perişan edecekler, vesselam…

Günün Özeti

YORUM YAZ

Ne düşünüyorsun?

İsminizi yazın

adiniz@eposta.com

hakanhakan2 gün önce

merak etmeyin devlet herşeyin farkında ve bunlarla müacedele halinde hiç şüpheniz olmasın.bekir kalyoncuyu sebetayist olduğu için genel kurmay başkanı yapmadılar.devlet herşeyin farkında ağırdan alır ama net netice alır.

Muammer Muammer 4 ay önce

Yazarın yazıları çok doğru yaptığı tespitler kanayan yaranın iyi olmasına izin verilmeyen Habis bir Ur.Anlayamadığım ise yorum yapanlardaki kafa karışıklığı .Biz müslümanların felaketine ne olduda Böylesi Açık bir Hainlik ve Hıyanete karşı yek vücud olamıyor Hala yapamıyoruzyalpaliyoruz

ataata4 ay önce

nurcu osan da bu yazı on numara….

Yalniz kurtYalniz kurt4 ay önce

Bir zamanlar Turkiyede Turke islami zehir edenler her kimse ayrik otu gibi temizlenmeli.Allah dusmanlari ordu evlerine bile bas ortulu sokmadilar.yalan makinalari hemen irtica halti karisditdilar.Ulan onun bunun picleri cezanizi cekin.Alcak se refsizler

Yb343675Yb3436754 ay önce

Kime ne diyelim şimdi parti bu işi araştıralım der araştırma ekibi yine bunlardanoluşur kayda değer bir şey yok denir sizin dediğiniz gibi aynıTas aynı hamam devam, rabbimtek başına mücadele eden Reise yardım etsin. .

hercaihercai4 ay önce

Koc ailesi Gezi kalkismasinda gezicilere destek oldu, sonrasi ne oldu? Hic! Koc ve eskiyalari hala serbest, onca milyar lira zarara ragmen. Bu ailenin de ne! olduklarini cok iyi biliyoruz.

bilgeturanbilgeturan4 ay önce

Hocam Allah razı olsun aydınlandık , bize lütfen torbacının da ismini verirsen seviniriz.Allah razı olsun..

misafir misafir 4 ay önce

Okullar kurslar hala halk tv izleyip söven tiplerle dolu.

hercaihercai4 ay önce

Sanatcilar dahil tum kurumlar bu Sabetaycilarin elinde.Bunlari Israile transit gondersen orasi da bunlari kabul etmez! Demekki devlet akilli olacak bu islerde. Bir mesele de bunlarin hepsinin turk ve musluman isimli olmalari. O da Kamal pasanin sayesinde oldu. Evet suclu kimse ayaga kalksin, mezarda yatsa bile!

Ali rızaAli rıza4 ay önce

Yani suçlu başkası bizim hiç suçumuz yok , oku emrini hiçe sayıp ne kızlarımızı okuttuk ne erkeklerimizi softa bir hocanın her dediğini din sandık bilimi yasaklıyan gazali buhaari nin arkasından gittik ki hala onların arkasındayız eşarinin öğretisini din sandık yan gelip yattık amma suçlu başkası bizim suçumuz yok birde yorumcular sizi övüyor , yazdıklarına sende inanmıyorsun türk ordusundan hınç ile intikam alıyorsun , neden ilahiyata gitmedin imam olup daha önce sevdalısı oldugun imamın izinden gitmedin, insan allahtan korkar arabın örf ve adetini türke din diye yutturmaya çalışıyorsunuz taa yavuzdan bu yana siz kuraanı kerimi degil hadisler ve ne idüğü belli olmıyanhocalarınyorumunu din diye kabul ettiğiniz müttedçe türk e nefretiniz dinmez, türküz ve türk kalacağız tsk nın da erleriyiz, bu böyle biline,

Vehbi KaraVehbi Kara4 ay önce

1877 Osmanlı Rus Savaşında Gazi Osman Paşa defalarca Plevne de Rus askerlerini biçmiştir. Fakat Sabetaycı Paşalar hainlik ederek onbinlerce Rus u öldüren Osman Pasaya destek vermemiştir. Sonunda Gazi Osman Paşa esir düşmüştür. Bunu hiç bir Türk yapmaz. Yapsa yapsa Sabetay Yahudi leri yapar. Ayrıca Balkan savaşında üzeri örtülen mağlubiyetlerin de en önemli sebebi bu Sabetaycı hainlerdir. Düşünün Sofya da askeri ateşe olan bir Subay, Bulgarların hazırlıklarını ihbar etmesi gerekirken resmen yanlış istihbarat veriyor. Bulgarlar Edirne yi alıp Çatalca ya kadar geliyor. Bunu dahi anlayamayan insanlara ne anlatayım. Allah basiret versin…

Salla babam sallaSalla babam salla4 ay önce

Eğer bu Sabetaycılar bu kadar güçlü olsaydı, çoktan sizi ortadan kaldırırlardı. Bana kalırsa yazılarınızı okuyup deli galiba diyip işlerine güçlerine bakan sıradan insanlar.

Mağdurum Abi Mağdurum Abi 4 ay önce

Rus ve Balkan savaşlarında bazı Sabetaycı paşaların ihaneti sonunda 600 yıllık bir cihan devleti Osmanlı devleti yıkılmıştır.Diyor kendileri.Bu işte adamın tarih bilgisi , olaylara bakışı…Sen bilim ve teknolojide dünyanın en ileri devletiydin tabi.Ordun dünyanın en güçlü silah ve mühimmatlarını üreten yüksek teknoloji ürünü silah sistemleri ile doluydu. Ama bir kaç ihanetçi paşa Osmanlının sonunu getirdi.:)))))

HakikatHakikat4 ay önce

Sayin hocam, cimer deyince aklima geldi lyoness diye bir firma vardi ulusal dolandirici (hubert fridal)adam ulusal dokandirici ve ceosu. .devlete 95 trilyon borcu var ..cimere şikayet ettim hileli iflas etmeye çalişiyorlar iflas davasi verdiler diye 1 yil onceden iflas veren firmayi cimer iflas mevzu yok diye bilgi verdi. .ve bu firma 1.ay 2019 da turkiyede yuzbinlerce kişiyi 2 milyar dolar dolandirip gittiler. .hukuk iflas etti maalesef ulkemizde

Zıya. DZıya. D4 ay önce

Allah razı olsun sağ olun kardeşim.guzel tesbitler.kanimizi emen keneler infarkına varılması lazım.

mustafa bozdemirmustafa bozdemir4 ay önce

Teşekkür ederiz Komutanım…Özet ama bilgilendirici bir analiz.Yazdıklarına aynen katılıyorum.Yukarda bahsi geçen okullar MEB kontrolünde dahi değiller..göstermelik MEB ‚e bağlı gibi çalışırlar ama asli gayeleri sizin bilgi verdiğiniz gibidir.Fetö İbliside bunlarıörnek almış…

NeidüzamanhazretleriNeidüzamanhazretleri4 ay önce

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ a açık çağırımdır.Adam kendisini ihbar etmiş. Bu Türk ordusunun amansız düşmanı fettullahçıyı derhal Türk adaletine teslim ediniz.

abdulmetinabdulmetin4 ay önce

bu sinsi siyonlar tez zamanda kurumlardan temizlenmelidir, aksi halde emellerini icra etmekten geri durmayacaklardır, zira bunlar için her pis yol mübahtır, genleri ve fıtratları o yöndedir..

Akıncı Akıncı 4 ay önce

S. ALEYKÜM 100 de 100 haklisiniz

Doğrucu davutDoğrucu davut4 ay önce

Ferhat rumuzu ile yazan vatandaşOradaki yorumunda kime dokundurduğunu azçok belli etmişsin,mesele anlaşıldı.Fetö iblisi ve binlerce müridi onlara hizmet ederse,ben müslümanım milli görüşçüğüm diyen temelsiz ingilize hizmet ederse,birileri bölücülerle işbirliği yaparsa senin laf dokundurduğun kişi napsın.En yakınındakiler bile hainlik yaparsa ne yapsın.Dünyada tekmi yaşıyorsun, araplar bile filistini satmış.Öyle boş boş yazmakla olmuyor o işler.

HüsnüHüsnü4 ay önce

Kara rumuzlu önce yazmayı sonra iftira atmamayı öğren yazarın eleştirilerinden neden rahatsız oldun üstelik asla ak partili bir insan bu yazılan konulara karşı çıkmaz belliki ucu biraz dokunmuş

AliAli4 ay önce

Turkiyeden dolar kaçiran, iflas ettik, konkordota ilan edenler genelde bunlar. Masonluğu, bunlari milletimiz iyi tanimali. Osm..begenmediğim tek icraati. Kuranin lanetlediğine sahip çikarsan akibetini bekle

Celil yağmuroğluCelil yağmuroğlu4 ay önce

Mardinli hoca rumuzluya çok güzel yorumlar yapıyorsunu ama OSMANLI konusunda katılmıyorum önce bende. sizin gibi düşünüyordum ama öyle değil çünkü Türkler devletleri onun uzantısı Osmanlı devleti doğunun aydınlığından gelip karanlık Batıyı aydınlatmak,merhameti Adaleti, İnsanlığı ve Allahın İslamı Alemimin sancağını O beceriksiz Araplarda alıp Türklere nasıp etmek için gönderildi,,Türkler onun için Yaratıldı ,,Türkler olmasa Dünyanın hiç bir anlamı kalmaz yok olup gider,,yabancı tarihçiler ne diyor Türkler olmadan tarihi yazmamız mümkün değildir,,,,bizler bu gün yahudilere kızıyoruz hemde çok kızıyoruz,,ama Dinimizi çok iyi anlasak belki hiç kızmayacağız çünkü bunlar insanlığın kuruluşundan beri Allahı Tealanın ve bütün peygamberlere sırtlarını çevirdiler,,AMA ALLAHIN BİR BİLDİĞİ VAR DEMEK,,Bilmiyorum doğrumu yanlışmı kehanet küfürdür hiç inanmam inanırsan dinsiz olursun ama insanın aklından bazen geçer,,acaba pek yüzlü Türkler neden var olundu ve pis yüzlü yahudi de neden var olundu,,,şimdi dünya iki kutuplu kötü olan yahudiler ve dünyayı kötülükten Kötülükten kurtarmak isteyen Türkler dediklerine göre MELHEMEL KÜBRA ملحمة الكبرى dedikleri doğrumu ,,,yani Hak ve Batıl,,karşı karşıyaGelecekmi ,,döğrumu acaba,,Vesselam,,

Mustafa Mustafa 4 ay önce

SAPIKLIK hiç hız kesmedi medyanın her alanında ve kanalında .

Celil yağmuroğluCelil yağmuroğlu4 ay önce

Sayın hocam ağzınıza ve yüreğinize sağlık açık yürekle yazmanız çok ama çok sevindiriyor ne acıdır ki bu yazıları birde tarihçilerimiz yazsalar ama yapamazlar onlarda o yürek ,cesaret yok korkaklar prof olmuşlar yazıklar olsun Avrupalı Türkiyeye gelip Osmanlıcayı öğrenir Osmanlı arşivini araştırır prof olur bizimkiler Avrupadan kopya çekip prof olurlar ben sefalarca yazmışım olanlara ayıp ayıp korkaklar demişim onlara ama bazen prof Ebubekir Sofuoğlu ,da kendi tarihçilerimize TV Ekranlarında yüzlerine Söyler aynısını,,sizlerin cesaretine hayranım bunSABATAYCILAR konusunu daha önceden yazmıştın arşivimde var,,Sayın hocam mücadele vermene hayranım ama ne yaparsan yap olmuyor işte biz vatandaş olarak AKİT MEDYA aracığıyla her gün Devletin iki temel taşı olan Aile ve Gençlerimi yok olup gidiyor yazıyoruz ,,yazıyoruz yazıyoruz bıktık yazmaktan ama hiç sonuç alamadık,,DİYORUZ DEVLETE HÜKÜMETE ,,BAŞKANA VE BAKANLARA BU AVRUPA ANAYASASINI VE MEDENİ KANUNLARINI DEĞİŞTİRMEDEN BİZİM DEVLETİMİZİN VE MİLLETİMİZİN YAŞAMA ŞANSI YOK.,,,,,BİTMEK ÜZERE VE BİTMİŞTİR ,,,,,AMA BÜTÜN KURUMLAR SAĞIR BİZİ DUYAN YOK,,,NEDEN BİLİYORMUSUN İŞTE SİZİN YAZDIĞINIZ GİBİ.,SABATAİSTLER,,,BİZİM BÜTÜN DEVLET KURUMLARINI AHTABUT GİBİ SARMIŞLAR ,,BUNLAR BİZİM GİBİ AD VE SOYAD TAŞIRLAR ,,BİZİM DİLDEN KONUŞURLAR,,BİZİM GİBİ YAŞARLAR,,,AMA RUHLARI BİZDEN DEĞİLDİR,,,,,BUNLAR 1000 SENE ÇALIŞTILAR 1000 SENELİK DİNİMİZİ,,DİLİMİZİ,,İSLAM MEDENİUETİNİ ,,,,,BEYNİMİZDEKİRUHMUZDAKİ. GENİMİZ DEĞİŞTİRDİLER,,,,İNANIN Kİ BİZLERİ ÖĞLE YAPTILAR Kİ BEN BAZEN ,,NAŞKANDAN VE BAKANLARDAN,,SÜPHELENİYORUM,,,KİMSEYE GÜVENİMİZKALMAMIŞ.,,TARİHÇİ DEĞİLİM AMA ÇOK TARİH OKUYORUM,,OKUDUKÇA ACI ÇEKİYORSUN,,BAZEN KENDİ KENDİME KEŞKE OKUMASAYDIM BARİ CAHİL KALSAYDIM BUNLARI OĞRENEMESEYDİM,,,YENİDEN DÜNYAYA GELSEM,,,ORTA OKULA KADAR OKURUM SIRF KURANI OKUMAK İÇİN ONDAN SONRA ÇOBANLIK YAPARIM DİYE DÜŞÜNÜRÜM,,,,Vesselam,,,

FerhatFerhat4 ay önce

Hocan Türkiyede sapkin AB reformalarini onaylayanlar da sureti haktan gözüken kendini kamufukle etmis olan elli seccadeli iblisin varisleri kim acaba. CHP nin kumasini kimler dokudugunu zaten bu millet buliyor, zir CHP nin kurucularinin ittihat ve trakkicimason localari oldugu her akli selim müslüman tarafindan bilinmekte. Ittihat ve terakkici mason localari selanikteki yahudiler tarafindan kurularak, ülkemizde Halifeligin kaldirilmasinda,LIBERALIZM odakli bozuk düzenin kurulmasinda büyük rol oynamislardir. Asil akilara takilan soru ise kendini sureti haktan gösterip satanist ve masonik bir kurum olan AB reformlarini onaylayan AB nin seyisi kime hizmet etmekte ve onun mümin oldugundan eminmisiniz? Yoksa bu da mi hertarafta Kuran okuyan ve kuran ile acilis yapan ve kurani elinden düsürmeyen fakat kuran ile hükm etmek istemeyen ve Allahin hükümlerinin bu cagda uygulanamayacagini, faizin, zinanin, kumarin, feminizmin, LGBT haklarinin bu cagin gercegi oldugunu söyleyen bir sahis mümin ve bzden olabilirmi. Bu Es basani da Kemal gibi kamufule olmus ve MEsihin gelisene hazirlaniyor olmasin. Bakin bir adamin suretine anlarsiniz yüzünden müminmi münafikmi diye. MEvlüdün davudun ogullarini arastirin bu basmubayinler tarihin derinlerinden beri siyonistlermis

Ozellikle hukuk ve medyada varlarOzellikle hukuk ve medyada varlar4 ay önce

Yazida bahsi gecen kriptolar ozellikle adliye/hukuk ve medyada varlar. Meslek odalari hakeza oyle.. Bugun Turkiyedeki medyayi, kurum ve calisanlarini, hukukla ilgilenenleri, avukat, hakim, savci vs bir tarasaniz en az % 80+ kriptolarin kontrolunde oldugunu gorursunuz.

4 ay önce

ErolErol4 ay önce

Devletin bunlardan haberi olmaması düşünülemez devletimiz herşeyi biliyr da malesef henüz bunlara sesini çıkaramyr şimdilik derin bir sessizlik hakim

Mardinli hocaMardinli hoca4 ay önce

Sayın vehbi hocam dilinize yüreğinize sağlık Allah cc razı olsun çok mükemmel bir yazı.Ama maalesef çok acı bir durum çünkü halkı müslüman bir devlet bu hale gelmesi tasvib edilecek durum değil.Asker ocagi peygamber ocagi mehmetçik diyeceksin sonra dindarlara alay baskı bu nasıl üç yüzlülük.Ben şahsen diyorum bu hata osmanlının hatasıdır.Çünkü kendi başına ve milletin başına bela ettikleri bu sabeytilerin turkiyeye getirmesidir.Zaten osmanlıyı yıkanlar bunlardır hemde devleti ele geçirdiler.Cumhuriyet kurulduktan sonra dindarlara alay baskı dayatma yaptılar camileri askeri kışla yaptılar camileri sattılar.Onların işleri güçleri ıslama ve müslümanlara düşmanlık yapmaktır.Hale çok kurumlar onların ellerindedir fırsat buldukça zehirini akıtıyorlar.Esasında bunlarda operasyon yapılması lazım.Ama maalesef böyle mekanizma çünkü devleti ele geçirdiler selam ve dua ile

Yazida anlatilan noktasi virgulune kadar dogrudurYazida anlatilan noktasi virgulune kadar dogrudur4 ay önce

Helal olsun. Dogrulari boyle acikca yazmak bu tur viruslerle mucadelenin ilk adimlaridir. 17 Yildir Musluman iktidar var ve ben enimim ki disisleri bakanligi hala yazida gecen viruslerin kontrolunde.

ali telli ali telli 4 ay önce

Kamalda bunlardan mı aceba?

Rabia Zafer Rabia Zafer 4 ay önce

Yazar Çok Doğru Yazmış. Devlet, Bu Sabetayları Araştırılmalıdır. Tūrkiye nin, Aleyhine İşler Çevirenleri Kesinlikle Cezalandırmalıdır. Asla Taviz Vermemelidir. Hiç Şüphesiz ki.

Muammer Muammer 4 ay önce

Vehbi bey Ayasofya için yazdıklarınızı,fikri takibinizide tebrik ederim Biz Türkler ve İstanbul ingiliz işgalindemiyiz.eğer işgal altında değilsek neden En önemli ibadet mekanımız kapalı.300 yıllık ingiliz ve Mason planı ve idaresi bugünde hala gücünü koruyormu. Selam Hüdaya tabi olanlara .

Rabia Zafer Rabia Zafer 4 ay önce

Evet Ayasofya, Biran Önce Cami Olarak Açılmalıdır.

Fatih‘ in TorunuFatih‘ in Torunu4 ay önce

Ben aktif siyaset yapan Ayasofya‘ yı açacak bir babayiğit olduğunu henüz düşünmüyorum. Manevi olarak bütün siyasi partiler çöküntü içindeler. Böyle düzenden öyle biri çıkmaz, ne yazık ki…

ZeynepZeynep4 ay önce

Allah razı olsun gerçekten çok güzel ve etkileyici bir yazı olmuş.

Vehbi Kara

e-posta

vehbikara1@hotmail.com

Son Yazılar

Anlaşmalarla Suriye’de Kazandıklarımız..

25 Ekim 2019

İslam Birliği Önündeki En Önemli..

23 Ekim 2019

CHP Olmasaydı?

21 Ekim 2019

İslam Birliği Yine Suriye’den Başlayacak

18 Ekim 2019

Artık Zımba Gibi Askerlerimiz Var

16 Ekim 2019

Asker Canıyla Mücadele Ederken..

14 Ekim 2019

Suriye’de ABD’den Sonra Rusya’yı da..

11 Ekim 2019

Dördüncü Suriye Operasyonu Niçin..

09 Ekim 2019

Kadın İster Başörtüsü Takar İster..

07 Ekim 2019

Bu Vatanın Kanını Emen Yahudiler

04 Ekim 2019

Bediüzzaman’ın İstanbul’a Gelişi ve..

02 Ekim 2019

Allah’tan Başkasına Yalvarmamalı ve..

30 Eylül 2019

Türk Harflerine Yasak Getiriyorlar

27 Eylül 2019

Ölümden Korkanlara Müjde

25 Eylül 2019

Orta gelir tuzağından kurtulmanın..

23 Eylül 2019

Türkiye’nin Savunma Endüstrisi ve Hain..

22 Ekim 2019

Hala Piyer Lut’i İsmini Değiştiremedik

18 Eylül 2019

Dördüncü Operasyon ve Suriye’nin..

16 Eylül 2019

FETÖ Örgütünü 12 Eylül Darbesi..

13 Eylül 2019

Yeni Bir Torumtay Faciası Yaşanmaması..

11 Eylül 2019

Günün Özeti

Bugünkü Yazılar

Kova Çağı

Abdurrahman Dilipak

Kova Çağı

İsrail’de yine hükümet krizi

Ahmet Varol

İsrail’de yine hükümet krizi

Yasin el-Kadı üzerinden, ABD polisliğine soyunanlar çıksın ortaya!

Ali Karahasanoğlu

Yasin el-Kadı üzerinden, ABD polisliğine soyunanlar çıksın ortaya!

İnsani zaaflar nasıl fazilete dönüşür? 

Latif Erdoğan

İnsani zaaflar nasıl fazilete dönüşür? 

Mutabakatlara rağmen, devam eden terör tehditleri ve küresel oyunlar

Mehmet Koçak

Mutabakatlara rağmen, devam eden terör tehditleri ve küresel oyunlar

Beynimiz hayranlık uyandırıyor

Sefa Saygılı

Beynimiz hayranlık uyandırıyor

Dünden Bugüne 29 Ekim Cumhuriyet ve Düşündürdükleri

Yaşar Değirmenci

Dünden Bugüne 29 Ekim Cumhuriyet ve Düşündürdükleri

“Yahya ile Kâhya da ziftlendi!” 

Yavuz Bahadıroğlu

“Yahya ile Kâhya da ziftlendi!”

Uyarı geldi! Saat 19.00’a sakın uçak bileti almayın

Uyarı geldi! Saat 19.00’a sakın uçak bileti almayın

Demirtaş’ın kardeşi ile HDP’liler birbirine girdi!

Demirtaş’ın kardeşi ile HDP’liler birbirine girdi!

Vucic: S-400 almak istiyoruz ama buna gücümüz yok

Vucic: S-400 almak istiyoruz ama buna gücümüz yok

Orkid’den skandal reklam filmiyle ilgili açıklama!

Orkid’den skandal reklam filmiyle ilgili açıklama!

Trump’a büyük şok! ABD iç savaşa doğru sürükleniyor

Trump’a büyük şok! ABD iç savaşa doğru sürükleniyor